Kötülük ve şiddetin ideolojisi

Kötülük ve şiddetin ideolojisi

Nilüfer ALTUNKAYA

İnsanlık tarihi belki de kötü ve iyinin mücadelesinin tarihi olarak okunabilir. Öyledir. Bir taraf iyiyse karşı taraf kötüdür. Eşitsizlik kolay çözülür bu durumda. İnsan kendi varlığına atfettiği değer nedeniyle elbette kendi tarafını iyi olarak tanımlar ve kötüye kötü diyebilmek böylece kolaylaşır.
İnsanlığın kötülük ve iyilik hakkında düşünmeye başlaması oldukça eskiye dayanır. Belki yasak kavramıyla birlikte suç, ceza ve ödül gibi ahlaki kavramlarla birleşerek inanç biçimlerinin sosyal yasalara dönüşmesi insanın temel meselelerinden biri olmuştur.
Mitler, efsaneler, destanlar iyiyle kötüyü anlatırken, kutsal kitaplar Adem ve Havva’nın, Habil ve Kabil’in, Yusuf ve kardeşlerinin yaşadıklarından ders çıkarmamızı öğütler. İyi ve kötüyü de bilinç düzeyinde temellendirir. İnsanın duyumsadıklarını aşan ve varoluşunu etkileyen unsurlara karşı verdiği savaş, kötüyü kişileştirmesine neden olmuştur. Şeytan böylece insanı kötülüğe çağıran bir irade sınayıcı kılığında çağlar boyunca farklı söylencelerde, farklı isimler alarak kılık değiştirmiştir.
“Şeytan kötülük ilkesinin kişileştirilmesidir. Bazı dinler onu iyi Rab’dan bağımsız bir varlık olarak, bazıları onun tarafından yaratılan bir varlık olarak görmüştür. Her iki şekilde de, şeytan salt bir demon, önemsiz ve sınırlı bir cin değil, bizzat kötülüğü isteyen ve yönlendiren gücünün anlayan kişileşmesidir.”
Asıl meseleye belki de kötülüğün ne olduğunu belirlemeye çalışmaktan çok, kötünün kim olduğunu anlamaya çalışmaktır.
Kötü olan şeytan mıdır yoksa insan mı?

ŞİDDETİN İDEOLOJİSİ

Modernizmin çizmeye çalıştığı keskin sınırlar erimeye başladığından beri biliyoruz ki; iyilik de kötülük de mutlak değildir. Hiç kimse sadece iyi ya da sadece kötü değildir. Büyük romanlar, insanın duygusal ikircikliğini anlatırken şeytanı da görünür kılmaktadır belki de. Hepimiz iyi ve kötünün sınırlarında dolaşan ve kendine mazeretler bulan birer Faust’a mı dönüştük yoksa?
Psikanalitik; her bireyin yaşamı, Eros’un canlı varlıkları bütünleştirme çabalarıyla Eros’un başardıklarını bozmaya çalışan ölüm içgüdüsünün savaş alanıdır, der. Bu konuda Erich Fromm, Freud’dan daha iyimser gibidir. Çevresel etkenlerin insandaki sevginin gelişmesindeki önemini vurgulayarak ‘yaşam sevgi’sinin uygun koşullar olmadığında yerini ‘ölümseverlik’ eğilimlerine bıraktığını belirtir. Yaşam sevgisinin en çok güvenlik, adalet ve özgürlüğün bulunduğu toplumlarda gelişeceğini, yaratma ve kurma özgürlüğünün yaşam sevgisini geliştireceğini vurgular.  

ŞİDDET KÖTÜLÜĞÜN HAREKETE GEÇMİŞ HALİDİR

Öyleyse bu noktada durup bir düşünelim. Yaşadığımız her ortamda gittikçe artan şiddet söylemlerine, söylem boyutunda kalmayıp eyleme dönüşmüş şiddetin gerçekleşme biçimlerine bir bakalım.
Eskinin güler yüzlü, hoş sohbet esnafı, Kemeraltı’nda bir Suriyeli çocuğu yerden yere fırlatırken içimiz sızlıyor. Hemen her gün kadına yönelik şiddet haberlerini de aynı çaresizlik içinde seyrediyoruz. Yolda yürürken hiç neden yokken bir adamın bir kediyi tekmelediğine tanık olabiliyoruz. Bunlar sadece anlık görüntüler gibi akıp giderken işin makro boyutunda devletler şiddeti savunma sanayi ya da ulusal güvenlik önlemleri adı altında meşrulaştırıyor.
Ne açıdan bakarsak bakalım şiddet kötülüğün harekete geçmiş halidir. Herhangi bir şekilde vücut bulmuş bir şiddetten bahsediyorsak ‘ölümsevgisi’ ‘yaşamsevgisi’nin yerini almış demektir. Sorun bu şiddetin ne kadar kanıksandığı ve kabullenildiği noktasında ayrı bir boyut kazanıyor.
Faşizm tam da bu şiddetle örtüşen bir ideolojidir. Şiddetin olduğu her yerde faşizm vardır. Güçlünün güçsüze yönelttiği her türlü şiddette, iktidarın şiddetten beslenen ya da şiddeti meşrulaştıran her söyleminde vuku bulur faşizm.
Her türlü şiddetin ideolojik olduğunu unutmamak gerekir. O adamın, çarşının ortasında o çocuğa uyguladığı şiddet, herhangi bir adamın herhangi bir çocuğa öylesine uyguladığı bir şiddet değildir. Politiktir, milliyetçidir, iktidardan yanadır.
Kadına yönelik şiddeti de dini motiflere yaslanarak meşrulaştıran zihniyet ve bu zihniyetin ürettiği söylemlerin hiçbiri masum değildir. Hepsi iktidardan yana politik söylemler olarak okunmalıdır. En önemli noktaysa bütün bu şiddet ortamında iyiliğin yeşerebilmesi adına nasıl bir tutum geliştirdiğimiz ve ne kadar örgütlenebildiğimizdir.

www.evrensel.net
ETİKETLER Nilüfer Altunkaya