Kimsenin acısı kimsenin acısına selam vermiyor!

Kimsenin acısı kimsenin acısına selam vermiyor!

Rahmi EMEÇ

Böyle dedim, birdenbire içimin aynası kırıldı; içim dışıma bakmıyor artık ve dışarısı içimi görmüyor. Tam bir körlük hâli bu; bakıyor, görmüyor.
Yanıltabiliriz pek çok kişiyi, gördüğümüzü zannedenler olabilir; hatta kendimizi de yanıltabiliriz!
Yanıltıyoruz da, isteyerek yapıyoruz kimi zaman bunları. Pek çok ‘gerekçeler’ topluluğu etrafımızdan birer ok gibi fırlatılıyor üzerimize. Biz, sağa sola kaçmaktansa oklara hedef olmaktan hoşnut, ama tam bir ‘ifadesizlikle’ bakınıyoruz.
Daha kötüsü varmış gibi, insanın insana körlüğünden daha büyük körlük ve ruhsuzluk hali varmış gibi. Yeni ve daha acımasız bir ok, bir şeylerle yüzleştiğimizde varlığımızı paramparça yapacakmış gibi.
Bu daha mı iyi? Görmemek! Böylece o içsel güç bildiğimiz vicdana sorunsuz bir alan mı yaratmış oluyoruz, yoksa o’nu tümüyle körleştiriyor, öldürüyor muyuz?
“Aşk Bodrum’da yaşanıyor güzelim” diyormuş şarkı sözü. Bu sözleri alıp ‘sevgililer gününde’ yüz binlerin ‘uyku tulumu’ tribünlerin önündeki tel örgülere asıp, kurt işaretini de yaptınız mı, terörün belini kırmış oluyorsunuz!
Aynı cümle, yüzü maskeli şahısların sırtını verdiği duvarda da yazılı. Sonunda da ‘pöh’ diye bir ‘korkutma’ ünlemi var! Korkutma!
Güç de körleştirir insanı. Hele ‘bastırılmış’ yerinizi bir silahın tetiğine işaret parmağı yaparsanız, hepten tutulamazsınız; kaçıncı tetiğe basışınızdır, sayma yetinizin belini de kırarsınız o arada.
Ece Ayhan, kendisiyle yapılan bir söyleşide anlatıyor. Üsküdar-Eminönü vapurunun yazlık bölümünde seyahat ediyormuş. Birçok satıcı gelip gidiyormuş o ara. İçlerinden birisi elindeki bir yazıyı yolculara göstererek amacını gerçekleştirmek istiyormuş ama nafile. Yolcuların hiçbirinin ilgisini çekemiyormuş. O sırada başka bir satıcı ona doğru eğilmiş ve şöyle demiş: “Boşuna uğraşma, konuşmayana kimse para vermez.” Ece Ayhan, duruma şöyle bir yorum getiriyor: Sağır ve dilsizlerin dünyası görmeyenlerin dünyasından daha karanlıktır. Körler ses çıkarır çünkü ve sesi işitirler. Ses çıkarmak, görmekten önemli.
Görmeyenlerin çokluğu kadar, ses çıkarmayanların da çokluğu var ve tabii duymayanların. Ses çıkarıp ‘hedef’ olanlar, neredeyse linç için sıra bekliyor. Ses çıkaranların bir bölümü, vicdanını susturup, sesini ‘pöh’ korumasına teslim etmiş.
Tanık oldum, bakkal dükkânı işleten bir şahıs, ekmek almaya gelen müşterisine anlatıyor: Geç bile kaldılar bunları temizlemekte!
Sokak kedilerine yapılan ‘iyiliği’ bir yerlerden duymuş olmalı ki, işi ‘kısırlaştırmaya’ kadar götürüyor! Kendisi çoğalacak, din de böyle ‘emretmiyor mu?’ canım. Kendin çoğalacaksın, böylece dünya dediğin bu âlemde kendinin büyüğü olacaksın!
Savaş için çoğal, tepedekilerin rahat ve huzurlu yaşaması için bayrağa sarıl. Vatan dediğin yerde mülkiyetin üç metre bezle bir mezar olsun! Sen hâlâ görme, sesini vicdanını susturmak için kullan, kulaklarını da tıka!
Ve hatta, kendini bu işler için ‘esas duruş bağımlısı’ yap!
Susmayı, gerçeğin yakıcı etkisinden uzaklaşmak için bir çeşit koruma zırhına dönüştürerek gitmekte büyük çoğunluk!
Kimsenin acısı kimsenin acısına selam vermiyor ya; ‘susularak’ geçilmiş bir çağa ait kendini yeraltına uzatmış çığlıkların, gün gelip coğrafyamızda kurulu ‘insanlık defterinin’ sayfasını çevirerek, edindiği yeni bir dille yüzümüze tükürmesi muhtemeldir!

www.evrensel.net
ETİKETLER Rahmi Emeç