Bir çocuğun düşlerini kurşunladılar

Bir çocuğun düşlerini kurşunladılar

Çağrı SARI

79 gün süren sokağa çıkma yasağı ve abluka altında adeta yerle bir edilen Cizre’de halk, “normal” bir hayat sürdürebilmeyi istiyor. Yıkılan yakılan evlerinde, eşyalarında değiller; ‘su’ diye diye can veren gençlerine ağlıyorlar. Bodrum çevresinde Kürtçe ağıtlar yakılıyor. Çocuklar yıkıntıların arasında oyuncaklarını arıyor... Üstelik her şeyin farkındalar: ‘Sokakta kaldık, bunu bize devlet yaptı!’

BARIŞ GÜVERCİNİ İLK BURADA UÇTU 

Bu coğrafyanın bir efsanesidir... Büyük tufanda, Nuh’un gemisine aldığı canlılar hariç, her şey yok oluyor, dünya yerle bir... Nuh bir güvercin salıyor, tufanın dinip dinmediğini öğrenmek için... Kuş dönüyor, sular henüz çekilmemiş... Bir zaman sonra Nuh güvercini yeniden salıyor. Bu kez güvercin ağzında bir zeytin dalıyla dönüyor. Derler ki o vakitten beridir, güvercin barışın simgesidir. 

CİZRE’YE DE KONAR MI?

Yıllar, yüzyıllar geçiyor... Bu coğrafya çok savaş, çok kan görüyor... Tufan misali yıkımlar oluyor, çocuklar, gençler ölüyor... Bugün Cizre’de de tufanı aratmayan görüntüler yaşanıyor... ‘Uzun bir iktidar sevdalısı’nın halklara yaşattığı tufanın görüntüleri... Belki bir güvercin, ağzında zeytin dalıyla Cizre’ye de konar; Cizreliler bekliyor... 

ÖLÜM KOKUSU 

Cizre’deyiz... Fotoğraflarını sosyal medyada gördüğümüz, Erdoğan’ın kürsüden dopdolu bir ağızla teşekkür ettiği ‘uzun adam’ duvar yazısının arasından geçerek bodrum katlarına ilerliyoruz... Her şey yerle bir olmuş... 

Ölüm kokuyor bodrum, yanmış insan kokusu... ‘Su heval su’ derken öldürülenlerin izleri var bodrumlarda... Çevredeki insanlar eşlik ediyor bize. Bir suçu ispatlamak istercesine gösteriyorlar; “İşte bakın kemik bu, buradaki de kurşun, buralarsa yakılmış...” Anlattıkça anlatıyorlar bodrum bombardımanını, ambulansların gelip gelip gittiğini ama hiçbir yaralıyı almadığını... Kızıyorlar bir taraftan da ‘Basın neden görmedi’ diye... 

EYŞAN’IN KUŞLARI ARTIK YOK 

Koskoca bir bina, ancak yıkılmış... Önünde, yerlerden eşya toplayan kadınlar var. Hepsi geliyor sarılıyor bana; soruyorum, “Anlatacak ne var ki” diyor Asya, Kürtçe... “Her şey herkesin gözü önünde yaşandı...” Mahallenin çocukları hep bir ağızdan çeviriyorlar Asya’nın anlattıklarını... Soyadını söylemek istemiyor kadınlar, anlıyorum, ısrar da etmiyorum... Evleri ikinci katta, tabii artık katlardan söz edilebilirse... Çünkü ikinci kat, üçüncü kat adeta birleşmiş... Bastığım yere dikkat etmem gerektiği konusunda uyarılıyorum... Zira, yer çökebilir ya da atılan havan toplarının patlamayanları etrafta olabilirmiş. Asya yasaktan önce hayallerine göre yaptırmış evini... Pembe ağırlıklı bir mutfağı varmış. ‘Sıfırdı mutfağım benim” diyor, ‘sıfırdı’... 

Uzaktan bir kız çocuğu izliyor bizi, adı Eyşan, 9 yaşında... Solgun yüzlü, donuk bakışlı... Konuşmuyor... İki kelime edebilmesi için epey çabalıyorum ama nafile... Sadece susuyor. Asya anlatıyor onun yerine; “Kuşlarına üzülüyor” diyor... Bir kafesin içinde ölen muhabbet kuşlarını gösteriyor. Eyşan, oyuncağını alıyor eline ama yine konuşmuyor... Asya devam ediyor: “Oyuncağını buldu yıkıntılarının arasından ama kuşları artık yok... Yatağı yok, o nedenle böyle üzgün.”

YIKINTILARIN ARASINDAN PARLAYAN BARIŞ

Sonra üst kata çıkarıyorlar beni, “Gelin görün daha bu evin sahipleri gelemediler buralara. Bakın yerde yemek yerken havan topu gelmiş, apar topar sadece üstleri ile çıkmışlar Cizre’den...” Yerlerde sofra bezi, ekmek parçaları... Diğer odaya geçiyorum; tozlanmış bir televizyon yerde duruyor; kurşun delmiş geçmiş... Tozlu yüzeyine parmakla “barış” yazılmış; ışıl ışıl parlıyor tozların arasındaki barış... 
Bu kadar zulme, evlerini kaybetmelerine, tek parça eşyaları kalmamasına rağmen, hâlâ nasıl barış diyebiliyorlar, diye düşünüyor insan. Asya diyor ki, “Başka şansımız mı var! Ben eşyamı kaybettim evimi kaybettim. Aylardır para kazanamıyoruz. Çocuklarımız aç. Ama bunlardan geçtim. Gencecik çocuklar öldü bodrum katlarda. Üniversite öğrencileriydi onlar, canlar gitti. Ambulanslar geldi geldi, geri döndü. Yeniden kimse ölmesin. İşte o nedenle barış önemli!”

RESİM DEFTERİNİN ANLATTIKLARI 

İçerden bir resim defteri getiriyor kenarları yanmış... Eyşan’ın arkadaşıymış resimleri yapan. “Barış resimleri yapıyordu... Kurşun delmiş geçmiş resimleri... Bakın” diye gösteriyorlar... Sayfaları çeviriyorum evler var, ağaçlar, mavi gökyüzü... Başka bir sayfada puşi takan bir kadın ve erkek el ele tutuşuyor. Kurşun, mavi gökyüzünü, el ele tutuşan insanları delmiş... Bir çocuğun hayallerini kurşunlamışlar... 

SOKAKTA KALDIK, ANLAMIYOR MUSUN!

Cizre’nin her sokağı enkaz, her insan yaşananlara tanık... Bir taraftan eşya toplayan kadınlar, diğer taraftan bir şeyler yıkayanlar... 

Başka bir sokakta topladıkları eşyaları kapı önüne yığan kadınların yanına gidiyorum:

- Nereye gideceksiniz? 

- Vallaha bilmiyoruz... 

- Nerede kaldınız peki yasak süresince?

- Akrabamızda.

- Kaç kişiydiniz? 

- Çook, bir odada 7-8 kişi kaldık.

- Ama bu kadar eşya toplanmış. Bir yere götürüyor olmalısınız?

Küçük bir çocuk çıkışıyor bana, “Nereye götüreceğiz! Yok, yok anlamıyor musun! Sokakta kaldık biz. Sokakta yatacağız...” Annesi mahcup bir ifadeyle “Ya kusura bakmayın, iyi değil bu ara” diyor, eteklerinin arkasına saklanan kızının başını okşarken... 

HER ŞEYE İHTİYAÇLARI VAR

Cizreliler yaraları ile bir başına kalmışlar. “Normal” bir hayatın özlemini duyuyorlar. Her şeye ihtiyaçları var, her şeye; tabak, çanak, battaniye, yorgan... Ama en çok o güvercinin, ağzında zeytin dalıyla gelip kanayan yaralarına konmasına ihtiyaçları var. 

Bu binaların yenileri elbette yapılır, daha güzeli de yapılır. Ama Eyşan’ın kuşları geri gelir mi? Asya’nın yarası kapanır mı? Peki, bodrum kata sinen insan kokusu... Gerçekten ne zaman geçer? 

 

Son Düzenlenme Tarihi: 08 Mart 2016 09:04
www.evrensel.net