Welcome

Welcome

Deniz Mine ÖZTÜRK
ODTÜ

Philippe Lioret yönetmenliğindeki Welcome (Hoşgeldin), 2009 yapımı bir Fransız filmi. Filmde kaçak yollarla Irak'tan Fransaya gelmiş 17 yaşındaki Kürt genci Bilal'in İngiltere'ye gidebilme mücadelesi anlatılıyor.Dönemin Irak'ı düşünüldüğünde hem güvenli bir yerde insanca koşullarda çalışıp ailesine para gönderebilmek hem de bir süre önce İngiltere'ye göçmüş kız arkadaşına kavuşabilmek için İngiltere'ye gitmeye çalışıyor Bilal. Birkaç denemesi sonunda kara yoluyla gidemeyeceğini anlıyor ve Fransa-İngiltere arasındaki Manş Denizi'ni yüzerek geçmeye karar veriyor. Bir yüzme havuzunda tanıştığı yüzme hocası Simon ile de bu sırada tanışıyor ve film Simon ile Bilal'in dostluğu üzerinden Fransa'daki mültecilere yardım yasağı yasalarını etkili bir biçimde eleştiriyor. Filmden Bilal'in Irak'tan çıkarken Türk askerleri tarafından 8 saat alıkonulması ve üç aylık bir yürüme sonunda Fransa'ya varabilmesi dışında Fransa'ya kadarki yolculuğu hakkında pek bilgi edinemiyoruz. Ancak bu yolculuğun üzerinde yarattığı travma ile İngiltere'ye gidiş için kara yolunu kullanamaması ipuçları elde etmemizi sağlıyor. Irak taraflarından gelen mültecilere tanık olduğumuz bu filmde Kürtçe, Türkçe, İngilizce ve Fransızca dilleri konuşuluyor yer yer ve oyuncular da Kürtler, Türkler ve Fransızlardan oluşuyor.
BOTLARLA SINIRLARI AŞMAK
Dönemin mültecilere yönelik katı Fransız yasalarını gözler önüne sermesi açısından Fransa'da da epey  tartışılan bir film olmuş Welcome. Bize de geçtiğimiz aylarda Suriyeli mültecileri 'Welcome' yazılarıyla karşılayan Avrupa ülkelerini anımsatabilir.Geçtiğimiz aylarda başta Almanya, Hollanda, Norveç, İsveç gibi ülkelerin yurttaşları tarafından ülkelerine ulaşabilmiş sığınmacılara kıyafet, ayakkabı, yiyecek, içecek gibi yardımların yapıldığı sahneler gördük birçok kez. Şu günlerde bu ülkelerde mültecilere yardımı yasaklayan yasalar yok, belki de olamıyor halkların bu tutumundan dolayı ancak Doğu Avrupa ülkelerinden gerisine mülteci akınına karşı sıkı duvarlar örülmüş durumda.Ülkelerindeki savaş ve yıkım dolayısıyla kaybedecek bir şeyleri kalmayan Suriyeli sığınmacılar ise büyük oranda Türkiye üzerinden daha güvenli ve refah sahibi Avrupa ülkelerine ulaşabilmek için her yolu deniyor. Umut tacirleri aracılığıyla kimisi yüzerek olmasa da botlarla, gemilerle sınırları aşıyor, bir çoğu ise başaramıyor.
ÇIKARLARI İÇİN KABUL EDİYORLAR
Ortadoğu üzerindeki paylaşım savaşları yüzünden yerinden yurdundan ayrılıp insanca yaşam koşullarına kavuşmak için çoğunluğu Avrupa ülkerine gitmek üzere komşu ülkere sığınan mülteci sayısı İkinci Dünya Savaşı'ndaki mülteci sayısını geçmiş durumda. O günden bu güne genel nüfus artmış olsa da, birisi topyekun bir savaşken diğerinin bölgesel bir savaş olarak bu sayıyı geçmesi dikkat çekici. Maalesef ki AKP'nin ülke kapılarını Suriyeli sığınmacılara açmaktakı amacı insani bir dayanışma sağlamak ve önce mülteci sonra da vatandaş statüsü verip bu insanlara kucak açmak değildi. Bu insan akını başta ucuz işgücü sağladı Türkiye'ye ve kadınıyla erkeğiyle oyun yaşındaki çocuklarıyla Suriyeliler fabrikalarda atölyelerde Türkiyeli işçilere asla teklif edemeyecekleri ücretlerle çalıştırılmaya başlandı. Yer yer Ege sınırındaki güvenliği artırıp bazen de azaltarak Avrupa'ya ulaşabilen mülteci sayılarıyla oynanıp duruldu. Bu da gösteriyor ki aslında başta Almanya olmak üzere Avrupa devletleriyle çok ciddi pazarlıklar içinde Türkiye. Çünkü Avrupalı emperyalistler ülkelerine büyük bir mülteci akını istemiyorlar, geçtiğimiz aylarda kabul ettikleri insanlarla hem sempatik görünüp hem de genç nüfus ihtiyaçlarını karşılayabildiler yeterince. Ancak Türkiye'de insanca koşullarda yaşayamayan Suriyeliler ölümü göze alarak Ege kıylarından botlara binmeye devam ediyor.


BİZ YİNE DE BARIŞ DİYECEĞİZ
Otuz yıl savaşları olarak da bilinen, Fransa ve Birleşik Krallık arasında başlayıp bütün kıta avrupasına yayılan uzun bir savaştan sonra Avrupalı devletler biraraya gelip 1648 yılında bir anlaşma imzaladılar. Bu anlaşmaya göre ülkerin bağımsızlığı tanınacak, her ülke birbirine karşı eşit sayılacak ve ülkeler birbirinin  içişlerine karışamayacak. Böylece Westphalian Devlet Sistemi olarak bilinen bu sistemle ulusal sınırlar kesinleşmiş oldu. İlk bakışta o dönemki savaşları önleyebilecek olumlu bir gelişme olarak görünse de aslında Avrupalı devletler bu anlaşmayla artık birbirleriyle doğrudan savaşmayı durdurup, bu rekabeti dünyanın geri kalanı üzerinden koloniler ve sömürgeler edinerek sağlamayı amaçlamışlardır. Çünkü birbirleriyle doğrudan savaştıklarında sermaye birikimi sağlanamıyor, burjuvazi zenginleşemiyordu. Napolyon savaşları, Birinci Dünya Savaşı ve Hitler faşizminin Avrupayı kasıp kavurduğu İkinci Dünya Savaşı gibi büyük savaşlar dışında da çoğunlukla durum böyle oldu, Avrupalı emperyalistler rekabeti kendi sınırları dışında sürdürüp zenginliklerine zenginlik kattılar. Bugün bu rekabetin sonuçlarını da Ege kıyılarına vuran Aylan bebeğin vücudundan, sağlık, eğitim, barınma gibi temel haklardan yoksun bir şekilde yaşayan milyonlarca Suriyeli ve "Welcome" filmindeki Bilal üzerinden görebiliyoruz. Bunun tek sorumlusu elbette birkaç emperyalist ülke de değil, toptan emperyalist dünya düzeni. Şu günlerde Rusya ile hayli arası gergin olan ülkemizde de bölgedeki savaşın içine iyice sürüklenip "Suriyeliler gibi" olur muyuz soruları dolaşıyor. Bu durumda biz gençlere düşen böyle felaket senaryoları kurmak yerine örgütlenip böyle bir savaşın önüne geçilmesini sağlamak ve barıştan yana bir tutum almayı zorlamak olmalıdır.

www.evrensel.net