Sokağa çıkma yasaklarının hukuki, siyasal ve medyadaki temsili tartışıldı

Sokağa çıkma yasaklarının hukuki, siyasal ve medyadaki temsili tartışıldı

Özgürlükçü Demokrat Avukatlar'ın düzenlediği 'Sokağa çıkma yasakları, suçlar ve hakikatler' paneli bugün Taksim Hill Otel'de yapıldı. 

Sokağa çıkma yasaklarının hukuki, siyasi ve medya boyutlarının ele alındığı panelde, HDP Mardin Milletvekili Prof. Dr. Mithat Sancar, Demokrat Yargı Eşbaşkanı Dr. Orhan Gazi Ertekin, Özgürlükçü Hukukçular Derneği Genel Sekreteri Avukat Ramazan Demir, Bilgi Üniversitesi Öğretim Üyesi Doç. Dr. Esra Arsan konuşmacı olarak yer alırken Avukat Yıldız İmrek de moderatörlüğü üstlendi. 
Panel, Eylül ayından bu yana süren sokağa çıkma yasaklarının neden olduğu hak ihlallerini anlatan 'Sokağa çıkma yasağı ve Türkiye' isimli sinevizyon gösterimiyle başladı.  
HDP verilerine göre 400'e yakın sivilin öldürüldüğü yasaklar boyunca birçok temel hak ihlal edildi. 

'SOKAĞA ÇIKMA YASAKLARIYLA HAYAT ASKIYA ALINIYOR'

Sokağa çıkma yasaklarının hukuk ve siyaset boyutu üzerine konuşan Prof. Dr. Mithat Sancar konuşmasına Ruanda Oteli isimli filmden bir replikle başladı. Filmde geçen replikte karakterlerden biri kıyım yapanlara şöyle söylüyor, "Bu iç savaş bitecek ve bunların hiçbiri kaybolmayacak, onlarca belge var. Dünya edki dünya değil, yargılanırsınız. Peşinizi bırakmazlar." Sancar, "Ruanda iç savaşından sonra uluslararası bir mahkeme kuruldu ve yargılamalar başladı" diyerek her şeye rağmen hukuku konuşmaktan vazgeçilmemesi gerektiğini vurguladı. 

Sokağa çıkma yasaklarının hukuki bir dayanağı olmadığının altını çizen Sancar, "Anayasanın 13. ve 15. maddelerine göre temel hak ve özgürlüklerin valiler tarafından askıya alınması ya da sınırlanması mümkün değildir. Temel hak ve özgürlükler ancak kanunlarla sınırlanabilir. Bunu yaparken de hakkın özüne dokunmadan ölçülülük ilkesine uygun olunmalıdır" dedi. Sokağa çıkma yasaklarının bölgedeki bütün hayatı askıya aldığını söyleyen Sancar, "Çatışma anında bile öldürmenin kuralları var. Güvenlik kanunun çizdiği çerçevede hareket etmediği için pek çok sivil hayatını kaybetti" dedi. 

Sancar konuşmasına şöyle devam etti, "Dersim Soykırımı'nda da kafalarına göre kanunlar çıkardılar. Koydukları kurallar, ilkel yargılama sisteminin gerekliliklerini bile içermiyordu. Dersim'de devletin iddia ettiği gibi bir ayaklanmanın olmadığı bugün biliniyor. Buna rağmen devlet o dönemde kimyasal da dahil her türlü silahı kullanarak binlerce kişiyi katletti. Bugün aynısı Kürdistan'da yapılıyor. Bütün kuralları askıya alarak kolektif cezalandırma ve diz çöktürmek istiyorlar. 

'SİZİ TAKMIYORUZ MESAJI VERMEK İSTENDİ'

Ölü ve yaralıların sokakta bırakılması 1. Dünya Savaşı ve 2. Dünya Savaşı'nda bile rastlanmamış bir durum. Bodrumdaki yaralıların alınması için 2 hafta önce benim de olduğum 2 kişilik bir ekiple Hükümetin en üst düzeyiyle görüşmeler yaptık. Bizim gözümüzün önünde talimat verildi. Biz de Şırnak Milletvekilimiz Faysal Sarıyıldız'ı ve Cizre Belediye Başkanını aradık. Sağlanan anlaşmayla yaralıların tahliyesini yapabilirdik. O akşam 8 gibi ambulanslar hazırlandı, yaralıların tahliyesini bekliyorduk ki 10'da bize bunun uygulanamayacağı söylendi. Bunu niçin yaptılar? İki nedeni var. İlki, diz çöktürme ve korkutmayla Kürtlere gözdağı verip savaşta bile sınır tanımadıklarını göstermek; diğeri de 'siyasi temsilciler, sivil toplum kuruluşları, hukuk, milletvekilleri, uluslarası kanalları harekete geçirmelerine rağmen onları takmıyoruz' mesajı vermek için. Bütün bunları yapmaya muktedir hissedebilirler ama hukuken de siyaseten de bunun hesabını vermeleri kaçınılmaz. Onları bu süreçte cesaretlendiren, bütün bu suçları görmek, göstermek ve buna karşı demokratik, toplumsal birliktelik ve tepkinin olmayışıydı. Bu konuda bizler dahil pek çok insan kendini sorgulamalı."

'VALİLER ÖZ YÖNETİM İLAN ETTİ'

Sokağa çıkma yasaklarının tarihsel bir süreç olduğunu söyleyen Dr. Orhan Gazi Ertekin, “Bunun altında yatan sebep, devlet içerisindeki milli merkezin, kendi sınırlarını kurma biçimi ve belli grupları dışarıda bırakma sürecidir. Milli merkez kamu alanını Türklük üzerinden inşa etmiştir. Türk kültürüne dahil olmakla temel hak ve özgürlüklerimize şart koşulmuştur. Türk değilseniz ya da Türkleşmemişseniz, ‘öleceksiniz’. Aksi taktirde OHAL rejimleri ile sınanırsınız ve Türk kamu alanı sizi kriminalleştirmeye başlar” dedi. 
Mahkemelerin ‘milliyetçi ideolojik merkezlerce’ kurulmuş olduğunu ifade eden Ertekin, “Hukuk ve yargı düzeninden milliyetçi hiyerarşi yaratılıyor. Türk yargısı hariç dünyanın bütün yargıları tarihseldir, ilerleme vardır. Ancak Türk yargısı 1920’lerde donmuş haliyle varlığını devam ettiriyor. Milli merkez inşa edilen haliyle korunup milli hiyerarşi ve eşitsizliği yeniden kurup onarıyor. Yargı da dahil olmak üzere devlet aygıtları, eşitsizlik yaratarak kendini inşa ediyor. Bu noktada denebilir ki sokağa çıkma yasağı ilan eden valiler ve kaymakamlar öz yönetim ilan ediyorlar. Doğuda öz yönetim vardır, valiler ve kaymakamlar ilan etmiş, hakim, savcı da bu hukuksuz davranışı görmezden gelmiştir” şeklinde konuştu.

‘SOKAĞA ÇIKMA YASAKLARIYLA İLGİLİ 1 AYDA 190 DİLEKÇE YAZDIM’

Sokağa çıkma yasaklarının beraberinde getirdiği hak ihlalleri ile ilgili Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (AİHM) başvurularını yapan avukat Ramazan Demir, ilk tedbir kararını 18 Ocak’ta aldırdıkların söyledi. Demir, “1 ayda AİHM ve AYM’ye 190 dilekçe yazdım. Hüseyin Paksoy yaralanmıştı ve hastaneye ulaşması için AİHM’e başvurmuştuk. Böylece belki de ilk kez AİHM 112 Acil Servis olarak kullanıldı” dedi. Demir, yaralılar içinAİHM’e toplamda 5 tedbir kararı aldırdıklarını ancak bu 5 kişiden yalnızca 1’ini kurtarabildiklerini, diğerlerinin hayatını kaybettiğini söyledi. Anayasa Mahkemesi’nin (AYM) başvurularında devletin beyanlarını esas aldığını söyleyen Demir, “AYM, başvurucularımız üzerinde baskı kurup evlerine polis gönderdi. Ve AYM’nin bu baskıları yüzünden insanlar başvurularını geri çekmek zorunda kaldı. 
23 Ocakta birinci bodrumda yaralı olan 10 kişi için AİHM’e başvurduk. Ancak AİHM, ‘AYM’den talep edin, yerinizi söyleyip ambulans isteyin’ dedi. 26 Ocak’ta AYM’ye başvurduk. Ve AYM bize ‘yaralılar silahlı mı silahsız mı, nasıl yaralandı, çatışmada mı yaralandı, siz nesi oluyorsunuz, kendileri neden başvurmuyor’ gibi skandal sorular sordu. Sonrasında da başvuruyu reddetti” dedi.

‘YANDAŞ MEDYA YALANCI ŞAHİTLİK YAPIYOR’

Bölgedeki sokağa çıkma yasaklarında yaşanan vahşette medyanın rolüne değinen Doç. Dr. Esra Arsan ise şunları söyledi, “İnsan acılarını habere dönüştüren medya acı siyaseti üretiyor. İnsanların acısını büyük bir halk kitlesine ulaştıran bir gazetecilikten söz ediyoruz. Gazetecilik, içinde olmadığınız bir acıyı, o coğrafyayla alakası olmayan kitlelere nasıl anlatacağınızın büyük bir meydan okuyuşu. Çünkü gazetecilerin bu acıların nedenlerini ve sonuçlarını tanımlayıcı durumu var. Gazeteci, orada olup tanıklığıyla tarihsel süreci anlatıyor, kamu huzurunu tehdit eden şeyi bize tanımlıyor. Gördüklerini bize eksiksiz ve doğru bir şekilde anlatma sorumluluğu olan gazeteci, gördüklerinden sorumludur. Gerçek, hakikat temsil edilebilir bir şeydir. Ancak AKP medyası Kürdistan’da olanları basın yoluyla tanıklık ve şahitlik adı altında büyük yalanlarla insanlara anlatmakta. Gazetecilik tanıklığı başlı başına yeterli değil. Şahitlik doğru olan kavramdır. Gazeteci aslında şahittir. Türkiye’de gazeteciler yalancı şahit. Kürt olanın acısını aktarırken, Kürdün acıyı bekleme ve bilmesinin normal olduğunu düşünüp haber yapıyor. Batılı anlamda bakabilirsek buna ‘beyaz göz’ deriz. ‘Beyaz göz’ uzaktaki ötekini, ırkçı yaklaşımla daha da uzaklaştırıyor. Suçluyla suçsuzu ayırt etmede bize aracılık edecek olan sivil medya güçlerinin kurulması gerek. Çünkü ana akım medya yalancı şahit. Uzaktaki acıyı aktaracak olan Kürt gazeteciler ve sivil yurttaşlardır.”

‘HUKUK VE KURAL YOK’

Panelin forum bölümünde konuşan EMEP MYK Üyesi Levent Tüzel, Artvin Valisi’nin de kente giriş çıkışları yasakladığını söyleyerek, ‘ortada hukuk ve kural yok’ dedi. Tüzel, “Devlet Kürtlerin teslim olmama hakkını sindirip Türk halkı üzerinde de baskı kurmaktadır. Devletin geleneksel tekçi yapı geleneğini devam ettiren AKP Kürtleri ‘hizaya getirme’ yaklaşımındaydı. Bunu başaramadığı ölçüde katliamcı politikayı devreye soktu. Savaş sürecinin sebebi de AKP’nin Kürtleri kandıramamış, kendi sürecine çekememiş olmasıydı. Bu savaşı da milliyetçilik ve halkları birbirine düşman etme politikasından yürütecekti. İktidarın destek aldığı Türk kesimleri tarafından gerçeklerin görülmesini sağlamak için hep birlikte çaba harcamalıyız” dedi. (İstanbul/EVRENSEL)

 

www.evrensel.net