Barış için imza atan Murat Özbank: Korkup sustukça, korktuğumuz başımıza gelir
.

Barış için imza atan Murat Özbank: Korkup sustukça, korktuğumuz başımıza gelir

Şerif KARATAŞ
İstanbul

Politik kuramcı ve Gezi Ruhu ve Politik Teori kitabının yazarı Yardımcı Doçent Dr. Murat Özbank Barış için Akademisyen bildirisine imza atan 2128 bilim insanından biri. Türkiye’nin özellikle son üç yıldır totaliteryen bir yöne doğru gittiğine işaret eden Özbank, “Totaliteryenizm küçük insanların büyük korkularından beslenir ve biz küçük insanlar korkup sustukça, korktuğumuz başımıza gelir” dedi. Türkiye totaliteryenizm yönünde önemli bir mesafe kaydettiğini anlatan buna karşı Barış için Akademisyenler bildirisine neden imza attığını da, “İmza atmasaydım önce aynada kendi yüzüme, sonra da demokrasi teorileri dersi verdiğim öğrencilerimin yüzüne bakamazdım” ifadesiyle anlattı. Özbank sorularımızı yanıtladı.. 

Öncelikle Akademisyenler bildirisi ve ardından yaşananlara dair neler söyleyeceksiniz?
Bildirinin yarattığı toplumsal infial hali ilginç aslında. Zira söz konusu metin, içinde bazılarına biraz köşeli gelen ifadeler barındırsa da, nihayetinde ülkede varolan şiddet ortamına son verilmesi çağrısı yapan, devlete hukuk çerçevesindeki görevlerini anımsatan ve devletin adını kullanarak suç işleyenlerin tespit edilerek cezalandırması için yine devleti göreve davet eden, oldukça barışçı bir metin. Normal bir demokratik düzende böylesi bir bildirinin altına imza atmak son derece zararsız bir politik eylem türü olarak görülebilirdi. Ama işte bizde durum böyle olmadı. Medya, YÖK ve savcılıklar üzerinden yürüyen üç ayaklı bir linç kampanyası başlatıldı imzacı akademisyenlere karşı.

Peki sizce bu bildiri neden böyle bir infial yarattı?
Aslında kanımca infiali bildiri yaratmadı, bu toplumsal infial hali o bildiri üzerinden yaratıldı. Bence bu meseleyi kamuoyunda bu ölçüde büyüten iki şey var: birincisi bildirinin altındaki imzaların niteliği ve sayısı. Bu ülkenin en iyi eğitim almış 2000'i aşkın insanı tarafından imzalanmış bir bildiriden söz ediyoruz. Bazen "bu ülkede bu kadar nitelikli akademisyen, bırakın bu bildiriyi, bir alışveriş listesinin altına imza atsalardı da birilerini kızdırırlardı" diye düşünüyorum. 

Ancak eğer Sayın Cumhurbaşkanı'nın bildirinin altında imzası olan akademisyenleri "vatan hainliği" ile suçlayan konuşmaları olmasaydı bu toplumsal infial hali doğar mıydı, hiç emin değilim. Nitekim söz konusu bildiri kamuoyunda kendi içeriği üzerinden değil, sayın Cumhurbaşkanı'nın o bildiri hakkındaki olumsuz kanaatleri üzerinden tartışıldı ve hala da öyle tartışılıyor. Amacı şiddetsizlik çağrısı yapmak olan bir bildiri "terörizm propagandası" yapmakla suçlanıyor. Devleti hukuk içinde kalmaya davet eden bir bildiri, ki bir hukuk devletinin asli görevidir bu, devlete hakaret etmekle suçlanıyor. Dolayısıyla bir yanda bildiri metninin kendi gerçekliği var, diğer yanda ise o bildiri üzerinden üretilen söylem ve bu söylemin doğurduğu toplumsal algı. İmzacı akademisyenlerin bir toplumsal ve siyasi linç kampanyasının nefret objelerine dönüşmesini haklı ve meşru göstermeye çalışan bir söylem bu. Bu söylem gerçeklikle örtüşmüyor. Ne var ki gerçeklikle çelişen bu söylemi başlatan ve bu söylemin yarattığı toplumsal algıyı teşvik eden de bizzat sayın Cumhurbaşkanı'nın kendisi. Velhasıl bu işi kamuoyunda büyüten ikinci ve asıl unsurun bizzat sayın Cumhurbaşkanı'nın saldırgan konuşmaları olduğunu düşünüyorum. 

AYNI DEVREYE BAĞLAMAK....

Öyleyse şunu sorayım: Sizce Cumhurbaşkanı bu işi neden bu kadar büyüttü? Neden ülkesinin en iyi eğitim almış 2000'i aşkın insanının bir linç kampanyasının hedefi haline gelmesine göz yumdu?
Şimdi bu soruya verilebilecek bir çok yanıt var, fakat bir sözcük var ki aklıma hep o takılıyor: Gleichschaltung. Almanca bir sözcük bu. "Aynı devreye bağlamak" anlamına geliyor. Türkçeye "uyum içine sokmak" şeklinde de çevrilebilir. Siyaset kuramında devletin ve toplumun tüm kurum ve kuruluşlarını, yönetici irade ile 'aynı devreye bağlamak' veya 'uyum içine  sokmak' anlamında kullanılıyor. Sözcüğün bu özel anlamı Alman tarihi ile ilişkili. 1933 yılında Nazi partisi seçimleri kazanıp, Hitler Şansölye olarak atandıktan sonra başta üniversiteler, kiliseler, meslek örgütleri, sendikalar ve yargı olmak üzere bir çok sivil, yarı-sivil ve devlet kurum ve kuruluşunun Nazi partisi ile söylem ve eylem birliğine girecek şekilde "aynı devreye bağlanması" amacıyla bir dizi operasyon yürütüyor ve bu operasyonlar Gleichschaltung adıyla anılıyor. Bu operasyonlarda söz konusu kurumlardaki muhalifler tasfiye ediliyor, bu kurumların yönetimine Nazi partisine yakın isimler getiriliyor ve bu kurumların genel üye tabanları da korkuları, öfkeleri, milliyetçi hassasiyetleri ve başta yahudiler olmak üzere "öteki" olarak kodlanan toplumsal kesimlere besledikleri sıradan "nefret" kışkırtılarak, bu operasyonlara katılmaya, destek vermeye, ya da hiç değilse onlar karşısında sessiz kalmaya "teşvik" ediliyorlar.  Velhasıl "Gleichschaltung" Nazi partisinin, Almanya'da 1933 öncesinde varolan çoğulcu parlementer rejimi, Weimar Cumhuriyeti'ni, totaliter bir toplumsal ve politik yapıya dönüştürme yolunda attığı en kritik adımlardan biri.

Şimdi insan Türkiye'nin de böylesi bir yola girdiğine inanmak istemiyor ama akademisyen bildirisi üzerinden yaşadıklarımızı, son üç yılda yargıda ve medyada yapılan ve yaşanan yapısal değişikliklerle birlikte düşündüğümde, acaba sıra şimdi de üniversitelerin "aynı devreye bağlanmasına mı" geldi diye sormadan da edemiyorum. Bu bir yorum tabii, hoşlanmasam da bana gerçekçi gelen bir yorum, ama sonuçta bir yorum. Bu ülkede nefes alıp veren her insan için umarım yanılıyorumdur diyeyim.

Ne var ki eğer bu yorum doğruysa, Türkiye'de son üç yıldır böyle bir Gleichschaltung sürecinden geçtiğimizi söyleyebiliriz. Başlangıcı dönemin Başbakanı Erdoğan'ın Gezi protestoları karşısında kullandığı söylem ve izlediği politikalardan alırsak, üç yıldır totaliteryenizm yolunda adım adım ilerliyoruz. Bu yolda epey bir mesafe de kat ettik, ama Türkiye'nin totaliter bir ülke olduğunu söylemek için henüz erken. Bu yönde bir gidiş var,ama henüz oraya varmış değiliz. Ancak Sayın Cumhurbaşkanı'nın başkanlık sistemi ile ilgili ısrarının bu yoldaki son etaplardan biri olmasından endişe ediyorum. 

ERDOĞAN TOTALİTER BİR REJİME İŞARET EDİYOR’

Nitekim Erdoğan geçtiğimiz günlerde başkanlık için sahalara indiğini açıkladı ve yeni Anayasayı başkanlık şartına bağladı. 
Evet. Ve o günden beridir de Akademisyenler hakkında konuşmadı. Bu da, olmaz ya, aklıma şöyle bir ihtimali düşürdü: Akademisyenler bildirisi üzerinden yaratılan toplumsal infial hali, acaba Erdoğan'ın gönlünde yatan başkanlık modelinin Türkiye'nin milliyetçi ve muhafazakar seçmen kitlesine sunulmasından hemen evvel, bu kitlenin safları sıklaştırması ve kendilerine sunulan şeyi benimseyecek "psikolojik kıvama" gelmesi için yapılmış bir ön hazırlık mıydı? Bu kadarı da fazla komplo teorisi, fazla algı yönetimi ve toplum mühendisliği kokuyor derseniz, haklısınız.  

Her halükarda Sayın Cumhurbaşkanı 7 Haziran seçimlerinden evvel "Türk usulü" bir başkanlık sistemi istiyordu, şimdi de "kuvvetler uyumuna" dayalı bir sistemden bahsediyor. Anlaşıldığı kadarıyla kafasında yasama ve yürütmeye tamamen hakim, yargıyı da, özellikle siyasi içerikli davalar söz konusu olduğunda büyük ölçüde kontrol edebilen bir "başkan" modeli var. Şimdi bu tür bir yönetim modelinin bir örneğini yine Hitler Almanyası'nda görüyoruz, nitekim Sayın Cumhurbaşkanı'nın da böyle bir ifadesi olmuştu, ama sonradan yapılan bir açıklamada bunun bir yanlış anlama olduğu söylendi. Bunun dışında bir de Necip Fazıl'ın "Başyücelik" modeli var ki o da iktidarı merkezileştiren, totaliter bir rejime işaret ediyor. 

‘ŞİDDETİN SÜRDÜĞÜ ORTAMDA DEMOKRATİK ANAYASA ÇIKMAZ’

Bir yandan yeni Anayasa tartışmaları sürüyor, diğer yandan da şu anda Sur ve Cizre başta olmak üzere bölge adeta yangın yerine dönmüş durumda. Böyle bir ortamda sağlıklı bir şekilde yeni Anayasa yapılması mümkün mü?
Bu elbette yapılacak yeni anayasadan muradın ne olduğuna, oradan nasıl bir rejimin çıkmasının istendiğine bağlı. Eğer amaç totaliter bir yönetim modeline kavuşmaksa, böylesi bir modeli kuracak anayasa ancak şu anda yaşadığımız türden kutuplaşmış bir toplumsal ortamda, böylesi bir şiddet sarmalı içindeyken yapılabilir. Yok eğer insan hak ve özgürlüklerine dayalı, farklılıkların barış içinde bir arada yaşabildiği, çoğulcu ve eşitlikçi bir özgürlük rejimiyse arzuladığımız, şiddetin tüm hızıyla sürdürdüğü böylesi bir çatışma ortamında bu çeşit demokratik bir anayasanın yapılabileceğine ben hiç ihtimal vermiyorum. Yeni bir anayasa ile demokratik bir siyasal yapı kurmak ancak çatışmalar durduktan, ölümler bittikten, vicdanlardaki yaralar karşılıklı olarak sarıldıktan sonra mümkün olabilir. Yani çatışmaların durması ve müzakerelerin başlaması barışın, barış da demokrasinin olmazsa olmaz ön koşuludur ki, kanımca Akademisyen bildirisinde vurgulanmak istenen husus da tam olarak buydu. 

Bülent Arınç’ın da geçtiğimiz günlerde çözüm sürecinin “hemen yarın yeniden başlaması,” hatta HDP’den başka bir aktör bulunamıyorsa onun güçlendirilmesi gerektiği mealinde bir açıklaması olmuştu. Bunu nasıl değerlendiriyorsunuz?
Arınç’ın çıkışı  ilginç aslında. Sayın Cumhurbaşkanı ne zaman gönlünde yatan başkanlık modelini hayata geçirecek bir anayasa değişikliği için kollarını sıvayıp sahaya inse, AKP'nin kurucu kadrolarının en azından bir kesiminden onunla çelişensesler yükseliyor. Bu AKP saflarında izlemeye çok alışık olmadığımız bir manzara. Bunun ilk örneğini 7 Haziran seçimlerinden önce görmüştük. O zaman da Abdullah Gül, Bülent Arınç ve Hüseyin Çelik gibi AKP'nin içinde ağırlığı olan isimler, Erdoğan'a "başkanlık olacaksa Türk usulü olmasın" diye itiraz etmişlerdi. Şimdi de Bülent Arınç, Erdoğan'ın başkanlık için sahaya inmesinin hemen ertesi günü, sessizliğini CNN-Türk ekranlarında bozdu ve çözüm süreci konusunda, içerik olarak Akademisyen bildirisinde dillendirilen taleplerle çok da çelişmeyen şeyler söyledi.

Dolayısıyla ben AKP içerisinde bir yarılma olduğunu, ama bu yarılmanın çözüm sürecinden çok murad edilen “başkanlık sistemi” üzerinden anlaşılması gerektiğini düşünüyorum. AKP saflarında bir rejim tartışması yaşanıyor sanki. Yanlış anlaşılmasın ama. Aslında bütün AKP'liler başkanlık sistemini istiyor da, yarılma bunun nasıl bir başkanlık sistemi olacağı noktasında düğümleniyor sanki. AKP'nin kurucu kadrolarından ağırlığı ve itibarı olan amaErdoğan kadar popüler destek bulamayan bazı isimler hatta belki Başbakan Davutoğlu da, AKP'nin iktidardaki ilk dönemlerinde dile getirilen "muhafazakar demokrat" kimliği çağrıştıran, içinde güçler ayrılığı, hukukun üstünlüğü gibi ilkeleri ve denge ve kontrol mekanizmalarını barındıran, dolayısıyla bireysel ve politik özgürlükleri daha çok koruyabilen bir başkanlık sisteminden yana ve Erdoğan'ın tek adamlığına karşı bir yerde konumlanıyorlar. Bazı başka AKP'liler ise Erdoğan’ı ve onun kafasındaki başkanlık modeli her ne ise onu destekliyorlar. Kanımca AKP yeni anayasa yapımı sürecine işte böylesi bir yarılmayla giriyor. Bu yarılma ilerleyen günlerde neye evrilir, onu da zaman gösterecek. 

‘DAHA ÖNCE ‘TABAN’ FAŞİZMİNİ YAŞAMADIK’

Cumhurbaşkanı'nın geniş bir halk kitlesi tarafından seçilmiş olması nedeniyle, onun demokratik meşruiyet zemininde hareket ettiğine dair bir algı da var. Bu konuda ne söyleyeceksiniz?
Faşizm bizim gündelik siyasal jargonumuzda çok rahat ve çok sık kullanılan, bu yüzden belli bazı alınganlıklara da neden olabilen bir kelime. Ama "faşizm" aslında bir dönem milyonlarca takipçi bulmuş bir politik akımın ve milyonlarca insanın gönüllü desteğiyle uygulanmış bir politik rejimin adı. Tarihçi Eric Hobsbawm, Faşizm'in popüler demokratik koşullar altında geniş halk kitlelerinin kendi seslerini bulmasıyla birlikte ortaya çıkan bir rejim olduğunu söylüyor. Yani "faşizm" kelimesi halktan kopuk bir dikta rejimine gönderme yapmıyor. Tam tersine popülist bir rejim faşizm. Kitlelerin en derin korkularını, öfkelerini, nefretlerini ve güç özlemlerini kendisine adeta kutsallık atfedilen bir lider figüründe cisimleştirmesi yoluyla kendini var edebiliyor.  Dolayısıyla bir liderin önemli bir çoğunluğun kitlesel desteğine sahip olması, en azından kavramsal açıdan, o lidere "demokratik" diyebilmemiz için yeterli değil. Zira faşist rejimleri, diğer baskıcı azınlık rejimlerinden ayıran en temel unsur popüler bir lider figürünün varlığı.   

Biz böylesi bir "taban" faşizminini Türkiye’de daha önce yaşamadık. Çok baskıcı dönemler yaşadık. Askeri darbe dönemleri yaşadık. Ancak böylesi bir faşizm yaşamadık. Şöyle söyleyeyim: Kenan Evren'in "aydınlar dilekçesine" reva gördüğü muamele ile bugün Sayın Cumhurbaşkanı'nın akademisyen bildirisine reva gördüğü muamele arasında, eleştiriye tahammülsüzlük açısından bir fark yok. Tek fark, Kenan Evren gücünü komutanı olduğu ordunun silahından alıyordu, Sayın Cumhurbaşkanı ise gücünü kendisini seçen halk kitlesinden alıyor. Ancak seçilmiş olması Sayın Cumhurbaşkanı'nı Kenan Evren'den daha az baskıcı ve daha meşru bir lider yapmıyor. Tam tersine...

‘DURULMASI GEREKEN YERDE DURDUĞUMU DÜŞÜNÜYORUM’

Son olarak, Barış için Akademisyenler bildirisine imza atmış bir akademisyen olarak, bildiriye neden imza attınız ve size karşı başlatılan linç kampanyasına dair neler söylemek istersiniz?
Aslında daha önce söyledim, söylemek istediklerimi. Şunu ilave edeyim. Gezi protestoları bu ülkede önemli bir ilkti.  Bu ülkede toplumsal muhalefet hep vardı, ama biz bu muhalefeti hep eşitlik ve dayanışma üzerinden kurmuştuk. Gezi’de ilk defa özgürlük üzerinden kurulan bir kitlesel muhalefet gördük; özgürlük, hem bireysel, hem de politik özgürlük,  kitlesel bir talep olarak dile geldi Gezi'de. Hem de öyle birilerinin düğmeye basmasıyla, bir "üst akılın" kışkırtmasıyla filan da değil. Tümüyle spontane bir biçimde uluslararası insan hakları hukuku, anayasa ve yasalarla güvence altına alınmış politik özgürlüklerini kullanan eşit ve özgür Türkiye'li yurttaşların bilinçli, özgür iradesiyle dile geldi bu özgürlük talebi.Türkiye coğrafyasındavarolan tüm toplumsal, siyasi ve kütürel çeşitliliği, tüm farklılıkları, tüm kimlikleri içinde barındıran çok sesli ve çok renkli bir yurttaş kitlesinin ortak özgürlük çığlıydı Gezi. 

Gezi sonrasında Türkiye'nin siyasal düzeninin durduğu yerde durmayacağı açıktı. Ya daha özgürlükçü, eşitlikçi, çoğulcu,yani daha demokratik bir yöne evrilecekti Türkiye, ya da daha yasakçı, baskıcı, hiyerarşik, tek sesli yani daha totaliter bir yöne. Maalesef bu ikinci olasılık gerçekleşti. Böyle olması şart değildi, ancak Cumhurbaşkanımız Gezi'den yükselen özgürlük çığlığını bir darbe girişimi olarak okudu ve belli ki iktidarı merkezileştirmenin ve yargı, medya ve nihayet üniversiteler üzerinde daha sıkı bir kontrol tesis etmenin, hem kendisi, hem de ülke için daha güvenli bir yol olacağına kanaat getirdi.Tabii onda bu kanaatin oluşmasında 17/25 Aralık operasyonlarının azımsanmayacak bir payı olduğunu da unutmamak lazım. 

Elbette bu bir yorum ve her yorum gibi tartışmaya açık. Ancak şunu iyi biliyorum. Eğer Türkiye gerçekten de son üç yıldır totaliteryen bir yöne evriliyorsa bu gidişi geri döndürmenin tek yolu konuşmaktır. Sus dendikçe konuşmak. Korkmadan konuşmak. Zira totaliteryenizm küçük insanların büyük korkularından beslenir ve biz küçük insanlar korkup sustukça, korktuğumuz başımıza gelir. Türkiye totaliteryenizm yönünde önemli bir mesafe kaydetti ama henüz oraya varmadı. Konuşacak özgürlük alanları giderek daralsalar da hala var ve giderek daha riskli bir hal alsa da o alanlarda demokratikleşme yönünde söz söylemek hala mümkün. İşte Akademisyen bildirisi böylesi bir sözdü. Bu söyleşi de öyle. Riskli mi? Evet riskli. Ama hala mümkün.  

Maruz kaldığım linç kampanyası canımı hiç yakmıyor mu? Beni hiç tedirgin etmiyor mu? Elbette ediyor. Ne var ki, deminden beri söylediklerimi doğrusuyla, yanlışıyla görüp, düşünüp, sonra da bu bildiriye imza atmasaydım önce aynada kendi yüzüme, sonra da demokrasi teorileri dersi verdiğim öğrencilerimin yüzüne bakamazdım. İleride geriye dönüp baktığımda Türkiye'nin şu tarihsel dönemecinde, tam da durulması gereken yerde durduğumu düşünecekmişim gibi geliyor bana. 

Son Düzenlenme Tarihi: 07 Şubat 2016 11:32
www.evrensel.net