05 Şubat 2016 04:28

Danimarka Komünist Siyaset Dergisi Editörü Riis: Mülteci yasası bizim için ulusal utançtır

Danimarka Komünist Siyaset Dergisi Editörü Riis: Mülteci yasası bizim için ulusal utançtır

Paylaş

Elif GÖRGÜ
İstanbul

Daha birkaç yıl önce, 2013’te dünya mutluluk endeksinde bir numarada olan Danimarka, bugün sosyal hakları, gelişmiş demokrasisiyle değil “Nazi dönemi uygulaması” olarak eleştirilen mültecilerin para ve değerli eşyalarına el konulmasına dair çıkardığı yasa ile tartışılıyor. Mülteci ‘sorunu’nun Danimarka ve Avrupa açısından hangi sosyal ve siyasi anlamlar içerdiğini ve yarattığı sonuçları gazetemize değerlendiren Komünist Siyaset Dergisi Editörü, Gazeteci Klaus Riis, “Mültecilere yönelik insanlık dışı ve ahlaksız tutum burjuvazi ve onun devletinin bir sınıf tutumudur, ve militarizasyon, savaş kışkırtıcılığı ve İslamafobiyle zehirlenmiştir” diyor.

Mülteci karşıtı antidemokratik politikalarda sağcı hükümet ile sosyal demokrat muhalefet partisinin birleştiğini ve bu durumun, sosyal demokrasinin liderliğindeki emek örgütlerini de etkilediğini belirten Riis, buna rağmen 5.5 milyondan fazla Danimarkalının mültecilere yardım için örgütlendiğine de dikkat çekiyor. Çıkarılan yasaları “ulusal utanç” olarak niteleyen Riis, kapitalist toplumun yarattığı bu utancın bir toplumsal dönüşüm ihtiyacı yarattığını belirtiyor.

‘BU YASA BİR SINIF TUTUMUDUR’

Mültecilerin para ve ziynet eşyalarına el konulmasının önünü açan yasayı nasıl değerlendiriyorsunuz? Bu yasa siyaseten ne anlama geliyor?
Bu ulusal bir utançtır ve Danimarkalıların önemli bir bölümü tarafından yeni bir düşüş olarak algılanmaktadır. Eğer toplumun niteliğinde en zayıflara; yaşlılara, çocuklara, işsizlere, hastalara yönelik tutumu belirleyiciyse, o zaman Danimarka hızla zirveden dibe iniyor demektir.
Mültecilere yönelik insanlık dışı ve ahlaksız tutum, burjuvazi ve onun devletinin bir sınıf tutumudur, ve bu tutum militarizasyon, savaş kışkırtıcılığı ve İslamafobiyle iyice zehirlenmiştir.
2006 yılındaki karikatür provokasyonları da bu durumun bir ifadesiydi. Irkçılık, emperyalist savaş politikalarının bir parçasıdır ve bu durum millyonlarca mülteci yaratılmasının temel nedenidir. Bombalar demokrasi ya da kalkınma yaratamaz, ancak yıkım ve mülteci yaratırlar.
Aşırı sağcı Danimarka Halk Partisi tarafından da desteklenen mevcut sağcı Lars Loekke Rasmussen hükümeti, bu yolda yeni adımlar atıyor. Hatta, İkinci Dünya Savaşı deneyimlerinden doğmuş uluslararası anlaşmaları da çiğniyor. Aslında bu şaşırtıcı değil. Şaşırtıcı olan bu insanlık dışı yasaların sosyal demokrasi tarafından, hükümet karşıtı partinin lideri tarafından da destekleniyor olması. Sosyal demokratlar haziran 2015’te seçimleri kaybettikten  sonra popülist sağın bir çok politikasına adapte olmaya başladılar.

‘GELDİKLERİ GÜN ÇALIŞMAYA BAŞLAMALILAR’

Bu yasanın uygulanmasının hem mülteciler hem de Danimarka halkı açısından nasıl sonuçlar yaratacağını öngörüyorsunuz?
Hükümet, mültecilere ‘hoşgelmediniz’ diyor ve kötü muameleye maruz kalacaklarına işaret ediyor. Bazıları, soğuk kuzey kışında askeri çadırlarda uyumaya zorlanıyor. Bir gelecek kurmaya yönelik hoşgörünün kırıntısı için dahi umutlanmalarına engel olunuyor. Belirsizlik içinde bırakılıyorlar; isimleriyle değil numaralarıyla çağrılıyorlar. Aynı zamanda, asıl sorumlu neoliberal reformlar, kapitalistlerin hırsızlığı ve kâr tüccarlığı olmasına rağmen sürekli olarak mültecilerin refahtaki düşüşün ve kemer sıkma politikalarının sorumluluları oldukları propaganda ediliyor.
Bir yandan da mülteciler, kapitalistler tarafından ucuz emek gücü olarak görülüyor. Bugünün sloganı “Geldikleri gün çalışmaya başlamalılar”!  Sefalet içindeki şantiyelerde kalıyorlar, günlük yevmiye şeklinde sefalet ücreti alarak kölelik yapmaya zorlanıyorlar. İşçilerin asgari ücretini düşürmek için de suistimal ediliyorlar.
Mülteci akını “en büyük kriz” olarak sunuluyor, geçtiğimiz yüzyılda Avrupa’daki savaşlar nedeniyle gelen mültecilerin sayısı daha yüksek olmasına ve herhangi bir krize neden olmamaış olmalarına rağmen hem de…
Öte yandan Danimarka, İsveç ve İskandinavya ülkeleri arasındaki sınırlar da kapatıldı. 50 yılı aşkın bir zaman sonra ilk defa İskandinavya ülkeleri yurttaşlarının pasaporta ihtiyaçları var ve sınırları geçmek için sırada beklemek zorundalar. Ulaşım süresi de uzadı. Sınır bölgeleri de ekonomik olarak olumsuz etkilendiler. Mevcut hükümet, kendisini büyüyen Avrupa Birliği ulusalcı sağcılığının şampiyonu olarak görüyor, “Avrupa Kalesi”nin güçlendirilmesi çabalarını ve mültecilere özel polis ve asker gücü oluşturulmasını destekliyor. Bu çifte standart oldukça mantıklı. Çünkü ‘gerici ulus devletlere’ karşı ‘ilerici AB’ diye bir şey yok.

MÜLTECİLERİ DESTEKLEYENLERİ MEDYA GÖRMEDİ

Bu yeni durum karşısında Danimarka demokratik kamuoyunun tutumu nasıl oldu?
Danimarka’nın resmi pozisyonu ve gerici yasalar, geleneksel politik kamplaşmada bölünmeler ve karışıklıklar yarattı. İlerici ve sol güçler, güçlendiler. Fakat faşist ve aşırı sağ güçler de cesaretlendiler ve resmi politikanın da desteğini aldılar.
Demokratik ve ilerici güçlerin yanıtı güçlü oldu fakat uluslararası medyada pek yer bulmadı. Eylül 2015’ten beri bu gerici politikalara karşı on binlerce kişi sokaklarda kitlesel gösteriler yaptı. Bu eylemler “Mülteciler Hoşgeldiniz İnisiyatifi” tarafından düzenlendi. Venligboere (Dostlar) isimli yerel ve bölgesel örgütlenmeler oluşturuldu. Bunlar, çevrelerindeki mültecilere yardım etmek üzere kuruldu. 5.5 milyondan biraz fazla Danimarkalı, oldukça etkili bu örgütlenmeye katıldı. Birçok kişi mültecilere gıda, barınak ve ulaşım olanağı sağlama konusunda destek verdi. Bugün, 80’den fazla kişi –herhangi bir ücret almadan- mültecilerin sınırı geçmelerine yardımcı oldukları gerekçesiyle hapis cezasıyla karşı karşıya.
Sosyal demokratlar da dahil meclisin çoğunluğu bu yasaları onaylamış olmasına rağmen önemli bir kesim insan mültecilerin paralarının, değerli eşyalarının yağmalanmasına karşı çıkıyor.

ÇÖZÜM HALKLARIN KENDİ KADERİNİ TAYİN HAKKINDA

Avrupa’daki mülteci sorunu genel olarak kıtanın toplumsal durumuna nasıl etki ediyor?
Bu tabii ki halkın ve siyasetin birinci gündemi haline gelmiş durumda, çünkü bir çok siyasi ve sosyal sorun bu prizmada birleşti. Çok açık ki bütün olarak Avrupa Birliği projesinin bölünmüşlüklerinin ve kırılganlığını görünür kıldı. Bir birlik siyaseti ve sorunların birlik içinde demokratik yoldan çözümü sürdürebilir değildi. Erdoğan hükümetine, mültecilerin Avrupa Birliğine geçişine engel olması için 3 milyar avro ödenmesi karşılığında Kürt yurttaşlara yönelik askeri operasyonlar tam bir sessizlikle karşılanıyor.
Mülteci sorunu aynı zamanda saf ulusal “çözümlerin” darlığını ve başarısızlığını da ortaya çıkardı, herkes mültecileri “komşularına” atmaya çalıştı, yeni sınır bariyerleri ve duvarlar inşa edildi.
Her gün daha fazla insan mülteci sorununun kökeninde emperyalist savaşların ve emperyalist yağmanın yattığını görmeye başlıyor. Ve çözümün temelini de başta Suriye ve Irak’ta olmak üzere emperyalist savaşların son erdirilmesi, halklara haklarının –kendi kaderini tayin hakkı da dahil- tanınması oluşturuyor. Bu yüzyılda, Ortadoğu’da ve Afrika’daki emperyalist savaşlar, bizzat emperyalist ülkeler için de felakete yol açmıştır.
Açıktır ki mülteciler, sosyal durumun kötüleşmesinin günah keçisi olarak kullanılmakta, fakat bir çok işçi, genç ve ilerici kişiler, aynı güçlerin haksız savaşların sorumluları olduğunu görmekte ve bu durum içeride de sınıf savaşına dönüşmektedir; toplumsal mücadeleler sonucu kazanılmış haklar ve başarılar tahrip edilmekte, polis devletleri yaratılmaktadır.

‘SOSYAL AVRUPA’ İLÜZYONU SYRIZA İLE SONA ERDİ

Danimarka’da ve Avrupa’nın geri kalanında mülteci meselesi işçi hareketlerini ve örgütlenmesini nasıl etkiledi?
Sendikaların sadece asgari bir bölümü bu emperyalist savaş politikalarına ve sonuçlarına karşı ilerici ve açık bir pozisyon aldı. Genel olarak kapitalist toplumun güncel sorunlarının çözümünde “sosyal Avrupa” ilüzyonunuyla kendilerini tatmin etmeye çalıyorlar. Fakat Avrupa Birliğini içerden değiştirme fikri ölümcül bir yara aldı. SYRIZA hükümeti hiçbir şeyi değiştiremedi, fakat Yunanistan halkının zincirleri daha da sıkılaştırıldı. Mülteci meselesi aynı zamanda Avrupa Birliği’nin 2025 itibariyle Avrupa Birleşik Devletleri’ne dönüşmesinin sorunların yanıtı olmadığını da kanıtladı.
Emek örgütleri ise değişimin motoru olmalıydılar, fakat sınıf iş birliği kavram ve pratiğine bağlandılar. Aslında sınıf iş birliğinin az ya da ileri seviyede kurumsallaşmış hali oldular.
Danimarka’da şu anda iş yasaları hakkında üç turlu görüşmeler yapılıyor ve mülteci sorunu da masaya gelecek. Devlet, işverenler ve büyük sendikalar arasında görüşmeler sürüyor. Patronlar mültecileri neredeyse hiçbir şey ödemeden emek gücü olarak kullanmak istiyorlar. Mültecilerin, maaşların daha da düşürülmesi için baskı oluşturmasını istiyorlar. Bu yıl net ücretlerde düşüş yaşandı. Bu hükümet ve sosyal demokratlar tarafından da desteklenen şeytani bir hile. Yeni mülteci yasaları ile birlikte, işsizler gibi kesimlerin aldığı yetersiz sosyal ödemeler en asgari seviyeye çekilecekler. Ne yazık ki sosyal demokrasi tarafından yönetilen sendikalar, az sayıdaki onurlu istisnalar hariç, özellikte kamu sektöründekiler gerici neoliberak politikaları kabullendiler.
Sendikaların iş birlikçi tutumlarının yarattığı hayal kırıklığı giderek büyüyor, bu örgütlerin söyleminde ve örgütlenmesinde radikal değişiklik çağrıları yapılıyor.

SAVAŞ POLİTİKALARI GELENEKSEL DEĞERLERİ KİRLETTİ

Dünyanın geri kalanı açısından her zaman ilerici, örnek ülkeler olarak nitelendirilmiş bu ülkelerde bugün “Nazilerle” karşılaştırılan politikaların hayata geçiriliyor olmasını neye bağlıyorsunuz?
Özellikle 2001’den sonra Danimarka uluslararası politikada kirli roller üstlenmeye başladı, geleneksel ilerici pozisyonunu geride bıraktı. Afganistan, Irak, Libya’daki emperyalist savaşlara katılmakta oldukça istekli davrandı. Bugün de ABD ile aynı cephede olmaya özen göstererek IŞİD’de karşı sahte savaşta yer alıyor.
Bu gerici savaş politikaları Anders Fogh Rasmussen hükümeti tarafından başlatıldı, Rasmussen daha sonra saldırgan NATO paktının da genel sekreteri oldu. Bu politikaların diğer yüzünü de işçi sınıfının mücadeleleri ve devrimci sınıfına ve gerçek sosyalizme karşı duyulan korkunun bir sonucu olan “refah devleti”ne karşı getirilen neoliberal saldırganlık oluşturdu.
Son on yıllar boyunca ve Danimarka’nın Avrupa Birliği üyeliğiyle desteklenen ve sosyal kazanımlar geri alındı. Danimarka ve İskandinavya refah devletleri artık birer model değiller, ve bu durum kapitalizmde kalıcı ve sağlam refomlar yapılamayacağının da bir kanıtı. Başka türlü bir topluma ihtiyaç var.

ÖNCEKİ HABER

Renault işçileri geri adım atmıyor: Ek zam verilmiyorsa fazla mesai de yok

SONRAKİ HABER

'Facebook'un paylaştığı kullanıcı bilgileri, açıklanandan daha fazla'

Sefer Selvi Karikatürleri
Evrensel Gazetesi Birinci Sayfa