31 Ocak 2016 05:00

Kıbrıslı kadınlar sessizlik perdesini araladı: Savaşta kadınlar tecavüz ve sürgün yaşadı, bilin!

Paylaş

Sevda KARACA
Ezgi UNAY
İstanbul

Kuzey Kıbrıs Yönetimi Parlamentosu Cumhuriyetçi Türk Partisi – Birleşik Güçler (CTP-BG) Milletvekili Doğuş Derya 2014 aralık ayında Kıbrıs Parlamentosunda bir konuşma yaptı. Konuşma, Kıbrıs’ta sessizlik perdesinin arkasına gizlenmeye çalışılan bir gerçeği ortaya koyuyordu: 1974 yılında yapılan askeri operasyon sırasında ve sonrasında nasıl ki Kıbrıslı Türkler acılar yaşamışlarsa, Kıbrıslı Rumlar da benzer acılar yaşamıştı. Kıbrıslı Rum kadınlar savaş sırasında tecavüze uğramışlar, cinsel işkenceye maruz kalmışlardı. Etkileri hâlâ süren ve yüzleşilmeyen bu savaş gerçeğinin meclis kürsüsünden dile getirilmesi ve arkasından yaşanan tartışmalar Kıbrıslı kadınların “savaş hakikatlerini” ortaya çıkarmak için tanıklıklarını anlatmak konusunda cesaretlendirmiş olacak ki geçtiğimiz ay Kıbrıs Haber Ajansının ulaştığı iki Kıbrıslı Rum kadın yaşadıkları cinsel işkenceyi ve sonrasında yaşadıklarını paylaştı. Anlattıkları savaşın kadınlar için taciz, tecavüz, aşağılama ve bir ömür boyu unutulamayacak izler anlamına geldiğini ortaya koydu.
Bu tanıklıkların ardından Kıbrıs’ın kuzeyinde de kadınların yaşadığı acıları ve tanıklıkları ortaya koyması beklenebilirdi elbet. Ancak “resmi söylem” kadınların hakikatleri anlatmasının önünde hâlâ engel.

Bir yandan da Kıbrıs’ta çözüm için bir müzakere süreci devam ediyor. Bütün dünya örnekleri gösteriyor ki kadınların savaş hakikatlerinin gündeme alınmadığı müzakere süreçleri gerçek bir barışı doğurmuyor, aksine bu durumda “barış” savaşı taklit ediyor. Yani kadınların sessizleştirilmesi pahasına bir barış mümkün değil. O nedenle Kıbrıs’ın iki yakasında kadınların 1974 yılında ve sonrasında neler yaşadıklarını anlatması, gerçeklerin ortaya çıkması, yaşanan savaş suçlarıyla yüzleşilmesi ve kadınların acılarının tazmin edilmesi çok önemli bir gündem.  

Bu önemli gündemde iki tarafta da sahici bir yüzleşme kanalı açılması gerektiğine dikkat çeken milletvekili Doğuş Derya ile bunun nasıl mümkün olabileceğini konuştuk.

TECAVÜZLER KIBRIS’IN İKİ YAKASINDA DA ‘NAMUS MESELESİ’ YAPILDI

1974’te Kıbrıs harekatı sırasında ve sonrasında neler yaşadı kadınlar?
Kadınlar savaş süreçlerinde sadece yaralanarak, öldürülerek, kayıp vererek bedel ödemiyorlar, aynı zamanda militarizmin fethedilmesi gereken düşman toprağı veya savaş ganimeti olarak nesneleştirildiği bedenlerinin tecavüze uğramasını da yaşıyorlar. Rum, Türk fark etmeksizin Kıbrıslı kadınlar da savaşın kadınlar üzerinde yarattığı bu korkunç tahribatı yaşadılar. Bir yanda savaşın yarattığı yoksulluk ve yerinden edilme koşulları içerisinde ailelerinin bakımını, devamını sağlarken, öte yandan silah altına girmiş erkeklerin tecavüzüne uğradılar. Bu tecavüzler her iki toplumda da “namus meselesi” olarak algılandığı için, kadınların yaşadığı şiddet yıllarca sessizleştirildi, konuşturulmadı, yok sayıldı. Bazen korktuğu için, bazen damgalanıp dışlandığı için, bazense bu acı ile baş edebilme imkanları sunulmadığı için kadınlar hep susmak zorunda kaldı. Onlarca kadının çığlığı ve gözyaşı üzerine örtülmüş bu sessizlik perdesi yıllardır neredeyse hiç aralanmadı. Tecavüze uğrayan kadınlar ya eşleri tarafından terk edilerek, ya yurt dışına gönderilerek ya da ”kirli” damgası yapıştırılarak yaşamak zorunda kaldılar.

Kıbrıslı Rum Maria ve Anna’nın Kıbrıs Haber Ajansı aracılığıyla ortaya koyduğu tanıklıklar bu sessizlik perdesini aralayabildi mi?
Hiçbir yara tarihle hesaplaşmadan, yaraların müsebbibi faillerle yüzleşmeden iyileşemez.  Mutlaka dile gelmek, sesini duyurmak, yaslanıp ağlamak, adalet çağırmak ister. Barış inşa etmek için açılan yolların patikalarında da geçmişle hesaplaşmanın bu kadar elzem olması bundandır. Kıbrıs’ta bu patikalar bilinçli şekilde açılmadı ancak kadınlar artık dile gelmek istiyor. Tecavüze uğradığında 14 yaşında olan ve “kirlenmiş” görüldüğü için yurt dışına gönderilen kadınlar kendisini yok sayan iktidarlara “Ben buradayım, hâlâ acı çekiyorum ve artık beni duymak zorundasın” demeye başladı. Kadınlar bu süreci kendileri başlattı. Çünkü siyaset kurumunun hâlâ sahici bir yüzleşme kanalı açtığını görmüyoruz.
Kuzeyde konuyla ilgili yaptığım meclis konuşmasından sonra, güneyden de Kıbrıs Cumhuriyeti Eski Başkanı Sayın Dimitris Hristofiyas’ın ve  AKEL Milletvekili Skevi Koukoma’nın savaşın acıları ile yüzleşme çağrıları oldu. Fakat bu çağrıların, özellikle de tecavüzler konusunda, müzakere masasına yansıdığını söylemek doğru olmayacak. Bu sorunla yüzleşmek biraz da varılacak bir antlaşmanın sonrasına erteleniyor hâlâ.
Kıbrıs’ın güneyinde kadınların hikayeleri medyaya yansımaya başladı lakin bu bağlamda Kıbrıs’ın kuzeyinde hala tam bir sessizlik hakim.  Feminist gruplar dışında konuyu gündem yapan neredeyse yok.

KADINLARIN ACILARI ÇÖZÜM MASASININ GÜNDEMİ OLMALI

Kadınların tanıklıkları ve savaşta yaşadıkları Kıbrıs’ta çözüm masasının bir gündemi haline nasıl gelecek? Kadınlar ne talep ediyor?
Hakikat komisyonlarının kurulabilmesi için şimdiden bir hazırlık sürecine girilmesi gerektiğini düşünüyoruz. Hem faillerin hem mağdurların savaşın yarattığı acılarla yüzleşebilme koşullarını hazırlayacak olan, geçmişte açılan yaraların iyileşmesi maksadıyla bir yüzleşme sürecinin başlaması gerekir. Her iki toplumun da etnik kimliklerinden soyunup sadece insan olarak birbirine yaşattığı acıyı görebilmesi, karşılıklı bir özür dileme ve affetme sürecine girebilmesi gerektiğine inanıyoruz. Milliyetçilik düşman olarak kodladığı toplumların deneyimine, yaşanmışlığına, hikayesine dair körleşmekten beslenir; ötekileştirdiği toplumları nesneleştirerek kendi bekasını garanti altına alır. Bizlerin yapması gereken şey, sadece kendi hakikati içinde boğulan, sadece kendi gerçeğine bakarak diğer insanları nesneleştiren bu pratiğe karşı durmaktır.

Şu an süren görüşmelere kadınlar nasıl müdahil oluyor?
Kadınlar olarak bugün adanın hem kuzeyinde hem de güneyinde var olan devletlerin ayrımcı politika ve pratiklerini bertaraf etmek ve kemikleşmiş yapıları dönüştürmek için uğraşıyoruz. Baştan beri yanlış kurulmuş yapıları dönüştürmenin zorluklarını yaşarken şunun da farkındayız:  Eğer Kıbrıs’ta federal bir devlet kurulacaksa, bu devlet cinsiyet eşitliği, azınlık hakları, ekonomik, sosyal ve siyasi adaleti tesis edecek bir devlet olarak kurulmalı. Bu yüzden de 10 yıla yakın bir süredir kadınların müzakere masasına dahil edilmesi, BMGK 1325 sayılı karardan da hareketle, geçmiş çatışma süreçlerinin kadınların hayatında yarattığı tahribatın görünür kılınması için mücadele ediyorduk. 2015 yılının haziran ayında, her iki toplumun başkanlarının inisiyatifi ile müzakere masasına kadınların taleplerinin yansıtılması için Kıbrıslı Rum ve Kıbrıslı Türk kadın akademisyen ve aktivistlerden oluşan bir heyet kuruldu. Son 8 aydır yeni kurulacak olan federal devletin Anayasası’ndan bakanlıklarına, polis teşkilatından mahkemelerine kadar geniş bir yelpazede öneriler geliştiriyoruz. Bu öneriler henüz masaya yansımadı ama masada yer bulacağına dair umudumuz var.

KIBRISLI RUM KADINLAR ANLATIYOR:TECAVÜZE UĞRADIK, ALIKONULDUK, UNUTULDUK

Anna ve Maria, biri Girne bölgesinin diğeri ise Mağusa bölgesinin bir köyünden. Her ikisi de 1974 yılında on dört yaşındaydı.
Maria hayvancılıkla uğraşan bir ailenin kızıydı. Babası savaş çıktığında hayvanlarını bırakmak istemedi. Bütün aile köyde mahsur kaldı.  Maria yaşadıklarını şöyle anlatıyor: “Yaklaşık yüz kişiydik, dört gün boyunca saklandık. Yolda tankların hiç durmadan gittiğini duyduk. Bir helikopterden Kıbrıs`ın yarısını beyaz ve diğer yarısını kırmızı gösteren broşürler atarak teslim olmamız emredildi. Bunu yapmazsak bizi öldüreceklerdi. Köye geri döndük ve teslim olduk. Yolda ölü insanları gördük. Bizi okul bahçesinde topladılar. Kadınları erkeklerden ayırdılar. Yaşlıları, bebekleri ve kadınları ders odalarına koydular. İki kamyona savaş esirlerini yüklediler. Babam onlardan biriydi. Annem, altı yaşındaki kız kardeşim ve ben başka kadınlarla beraber köyün son evlerine koyulduk. İlk gece bizi saymaya geldiler. Beni ve diğer kızları sürükleyip yakındaki karanlık alanlara götürdüler. Annem beni kurtarmaya çalışırken silahla vuruldu. Beni zorla dışarıya çektiler ve defalarca tecavüz ettiler. Sadece 14 yaşındaydım. Onlar eğlendi ve bizi geri götürdüler. Ben evdeki kadınların bu eziyetten kurtulmak mutfak gazını açık bırakarak intihar etmeyi konuştuklarını duydum. Her gece aynı sahne tekrarlanıyordu, biz, evin çatıarasında saklanmaya çalışıyorduk ama bizi buluyor ve saçımızdan tutup bizi sürüklemeye devam ediyorlardı. Bu işkence, iki ya da üç ay boyunca devam etti.” Maria bugün üç çocuklu boşanmış bir kadın, hasta ve ciddi ekonomik sorunlarla karşı karşıya. Neler yaşadığını kimseye, hatta geçen yıl vefat eden kendi babasına bile anlatmadı. “Hayatım, yanlış temeller üzerine başladı. Bir yalan üzerinde. Ama benim hatam değil. Mecliste bu konuyu gündeme getirdiklerini duyduğum zaman kendi kendime geç olsun güç olmasın dedim. Devlet sorumluluklarını üstlenecek. Ben hâlâ yaşadıklarımın eziyetini çekiyorum. Umutsuzum ve şu anda işsizim. Kollarımda üzerimde söndürdükleri sigara izi var” diyor.
Anna`nın hikayesi farklı değil. “Bizi tüm ailemle birlikte Voni köyünün okul salonuna koydular. İstedikleri zaman, odaya giriyorlardı, kızları seçiyorlardı ve kendi cinsel arzularını tatmin etmek için onları dışarıya çıkarıyorlardı. Ben yaşlı görünmek için anneannemin elbisesini giyiyordum ama yüzümü görebiliyorlardı. Sadece tuvalete gitmem gerektiğinde dışarı çıkıyordum. Çoğu zaman bir yorganla sarılıydım. Çocuklar etrafımda oturuyordu ki böylece askerler bana tecavüz etmek için beni sürükleyemesinler. Bu durum üç ay boyunca sürdü. Kaçan bir adam Kızıl Haç’ı bizim, Türk ordusu tarafından rehin olarak tutulduğumuz konusunda bilgilendirdi. Kızıl Haç, diğer şeyler arasında, istenmeyen bir gebeliği önlemek için bize doğum kontrol hapı göndermişti. Ben çok korkuyordum, dehşete kapılmıştım, hâlâ daha korkuyorum, bugün bile, bu kadar yıl geçmesine rağmen. Akrabalarım yaşadıklarımdan dolayı anneme ‘Onu yurt dışına gönder, kimse onu istemez artık’ şeklinde tepki gösterdiler. Annem de öyle yaptı ve beni yurt dışına gönderdi. Ben ailemin yüz karası oldum. Herkes benim savaş mağduru olduğumu, benim hiçbir hatam olmadığını bildiği halde aileme utanç getirmiştim. Yurt dışında yaşamak bana iyi geldi çünkü ailemin ayıbı olduğuma inanan bu insanların etrafında değildim. Evlendim. İki çocuk ve iki torunum var. 55 yaşındayım ve 1974 yılının o korkunç yaz döneminde bana neler olduğunu asla unutmadım.”

Reklam
Reklamsız Evrensel için abone ol
ÖNCEKİ HABER

Kadınlar barış için sokağa çıkıyor: Ölümden değil yaşamdan yanayız

SONRAKİ HABER

'Kick boks en eyisidur'

Sefer Selvi Karikatürleri
Evrensel Gazetesi Birinci Sayfa