Ortaya çıkmamış his,  hatırlanmaz olmuş an, farkına varılmayan insan

Ortaya çıkmamış his, hatırlanmaz olmuş an, farkına varılmayan insan

Hakan GÜNGÖR
İstanbul

Şair kimliği ile tanınan Muzaffer Kale, öykülerini ilk kez “Güneş Sepeti” kitabında bir araya getirdi. Kale; uzun, karmaşık cümlelere tamah etmeden, sade ve sadelikten gelme bir gösterişle kotarıyor öykülerini. “Güneş Sepeti”, hengameye kapılmadan, aklı selim sahibi bir düzen ve özenle kaleme alınmış öykülerden mürekkep bir kitap.

Muzaffer Kale, “Bir Günlük Güneş”, Gözlerim Akşama Ölür”, “Lirik Aksan”, “Menekşenin Sayılı Günleri” kitaplarıyla biliniyor. Kale’nin şiirlerindeki yalın üslup öykülerine de yansıyor. Kimi öykülerinde satıları enikonu dizelere evriliyor.

‘ÖLÜM KUŞ GİBİ ÖTER’

Kale kitabında deniz kıyılarından, bölgenin sert coğrafyasına uzanan bir çerçeve sunuyor. “Ağustos böcekleri seslerini sonuna kadar açmış. İyice dinliyorum. İçlerinden birinin sesi diğerlerine göre daha kalın, daha güçlü. Şu çatal zeytin belinde olmalı. Havanın sağır eden sıcaklığı seslerin yönünü karıştırıyor”“ derken de... “Yamaç, meşe ormanlarıyla kaplıydı, yer yer ardıç ve gürgenler boy gösteriyor, vadiye doğru ilerledikçe çalı tipi makiler başlıyordu” ifadelerini kullanırken de, gözde canlanması hiç de zor olmayan farklı ama ortak bir coğrafyayı betimliyor.

Bölge demişken... Tabii kitabın sayfalarında çatışma ve savaşın izleri de bulunuyor. “Ölüm Kuş Gibi Öter” öyküsünde bölgenin dağlık arazisinde hayatta kalma, var olma mücadelesinde bir âna ortak ediyor bizi. Kurşun sesleri ve gecenin karanlığının ortasında genzi yakan barut kokusunu hissettiriyor.

Coğrafyayla başrolü paylaşan yaz mevsiminden de söz etmek gerek. “Deniz serin ve berrak. Yalnızca başım suyun dışında. Bedenim, suyun oyunlarına uyarak dağılıp toplanıyor. Ayaklarım ince kuma basıyor. Kumda ışık oyunları...” cümlelerinde olduğu gibi Kale, halihazırda uzak, ancak bir kadar dimağda canlı olan bir mevsimi de taşıyor kitabının sayfalarına...

Kale, hiçbir karakterini öyle uzun uzadıya anlatmıyor. Bir iki değinme, kısacık cümleler ve mimiklerden bir insan ne kadar tanınırsa, o kadar tanıtıyor. Yazarın başka hayatlardaki kendi konukluğu birini tanımaya ne ölçüde yeterse onu sunuyor okuruna da. Fazlasını değil.

EV BAŞINI DİNLERKEN

Kale’nin kimi öyküleri, “giriş-gelişme-sonuç” gibi bilindik bir yaklaşımın uzağında. Yazar, yaşantının tam ortasında, sanki hakikaten yaşayan kahramanlarının arasına birden giriyor. Onların hayatındaki kısa konukluğun ardından, olanlar bir nihayete de ermeden çıkıp gidiyor. “Sonunu” merak edip duranlar için ayrı bir iş çıkarmış oluyor. Hazırlop bir “kolaylığı” sağlamıyor.

Kale, okurun kendini bir başka insanın yerine koymasının dışında, bir eşyanın, bir nesnenin ya da mekanın yerine koymasını da sağlıyor. “Şey”lerin varlığı ve gerçekliği üzerinden yeni bir kapı aralıyor: “Sessizliğe gömüldü ev. Mutfaktaki tabak, çatal, kaşık; bardak takımları, çocuk odasındaki dağınıklık ve yatak odasında, kayda değecek kadar önemli bir şey göstermeyen ayna. Ev başını dinliyor.”

Uzun zamandır ortaya çıkmamış hislerin, artık hatırlanmaz olmuş anların, farkına varılmayan şeylerin, unutulmuş, sade ve gösterişsiz insanların bir hafızasını oluşturuyor Kale.

Tıpkı “Bakır Tel İşçileri” öyküsünde yazdığı gibi: “Adam bize, orada uzun zamandan beri unutulmuşuz gibi bakıyordu.” Kale, uzun zamandır orada olan ama çoktan unutulmuş hayatlara ortak ediyor okurunu.

www.evrensel.net