Batırılamayan oyun: Titanik Orkestrası

Batırılamayan oyun: Titanik Orkestrası

Hazel GÜNEY
İstanbul

Birileri üzüntümüzü alsın da, bize bu yalan dünyada oyalanacak şeyler versin diye Godot’yu beklemiyor muyuz? İşte tam da beklediğimiz yerde ‘Tiyatro Durak’ karşılıyor bizi. Duymuyor musunuz seslerini? Bakın orkestra çalmaya başladı, vapurun sesi uzaklarda şimdi!

Hristo Boytchev’in ödüllü oyunu ‘Titanik Orkestrası'yla üç senedir sahnedesiniz ve siz de güzel ödüller aldınız. Bu oyunu oynamak fikri nasıl oluştu?
Aslı Nişancı:
Dünyada en çok oynanan oyunlardan biri. Söylediğiniz gibi 3. sezonumuz. Mayıs 2014’te davet edildiğimiz XXIII. Uluslararası Drumev Tiyatro Festivali’nde; “En İyi Yabancı Performans Ödülü, temmuz 2014’te ise XV. Direklerarası Seyirci Ödüllerinden “Umut Veren Yeni Tiyatro Grubu Ödülü”..”Titanik Orkestrası” henüz üç yaşında olan tiyatromuzun ilk oyunu. Sayısız oyun okuduk, inceledik yine kendimizi bu oyunda bulduk. İlk oyunumuzdu ve elbette seçim çok önemliydi. Hiciv ve mizah ustası olan Boytchev bir deha. Olağanüstü bir matematiksel kurgusu var. Oyun kahramanları çok sevimli, eğlenceli, bir o kadar da dramatik. Sorguluyor, sorgulatıyor, üstelik bunu kahkahaların ardına gizliyor. Oyunda öylesi boş alanlar bırakıyor ki oyuncuya ve yönetmene, yorumunuzu göreyim diyor ki kendisinin de söylediği gibi; “Ben yazdım, bitti. Şimdi sıra sizde; yorumunuzu görmek istiyorum.”  Yönetmenimiz Çetin Etili oyunu okuduktan hemen sonra büyük bir heyecanla” Gördüm”dedi. “Oyunun tamamını gördüm.”Yaşadığımız dünyanın gerçekliği-sahteliği içinde tam da ihtiyaç olan varlığımızı ve yokluğumuzu sorgulayarak, soluyarak o trene binmek istedik. Çetin’in önemi çok büyük. Bizim için çok büyük bir şans. 

Burak Dur: İlk oyun olduğu için bizim için çok önemliydi, oyun seçimi.  Başarılı bir oyun, oyundan çıkan seyircinin hayatında bir şeyler değiştirmeli ya da iz bırakmalı. Bu benim ikinci Boytchev oyunum. Daha önce Tiyatro Adam’la “Albay Kuş” ta oynamıştım. Boytchev, oyunlarında sürekli bir şeyler keşfediyorsunuz. Uzun, zor ama bir o kadar da keyifli bir yolculuğa çıkarıyor oyuncuyu da, seyirciyi de. Çetin de işte bu yolculukta oyuncuya boş alanı bıraktı ve yaratın karakterlerinizi dedi.. Çok doğru bir seçim yaptığımızı aramızda defalarca söylüyoruz. Aynı zamanda sahnede çok eğleniyoruz. 

SONUÇ; KANDIRILMIŞ GODOT’YU BEKLEYEN İNSANLAR

Oyunda günümüzle bağlantı kuruyor muyuz sizce?
Çetin Etili:
Absürt olan içinde bulunduğumuz gerçekler, dünya. Oyunda tam da gerçeğin ta kendisini sunuyoruz bu da absürt olarak çıkıyor karşımıza. Gerçek olan sahtekarlık. İletişimsizlik çok anlamsız, eylemsizlik doğaya aykırı. Sonuç; uyuşturulmuş, uyutulmuş, kandırılmış Godot’yu bekleyen insanlar.
A. Nişancı: Oyunda Harry; “Titanik Orkestrası” var olduğu sürece yaşam bir “one-manshow”dur.” diyor. Geçmişte de, günümüzde de, gelecekte de..

Luko, Doko, Meto, Lyubka terk edilmiş bir tren garında; bir gün gelen bir trenin onları alacağı hayaliyle yaşıyorlar. Nedir bu karakterlerin iç hesaplaşmaları ve dertleri?
A. Nişancı: Unutulmuş, toplum tarafından itilmiş dört yalnız serseri. Tren bekliyorlar ve trene binip sadece diğer yolcular gibi olmak istiyorlar ama nereye gitmek istediklerini bilmiyorlar, düşünmemişler bile. Üstelik de hiçbir trenin durmadığı, artık işlemeyen hatta unutulmuş pis bir tren garındalar. Tren garının makinistlerce fark edilmesi için garı temizlemeğe karar verdiklerinde ise hırslanıyorlar, dolduruşa geliyorlar ama içip bunun hırsıyla sızıyorlar ve durağan yaşamlarına ve bekleyişlerine hiçbir şey yapmadan devam ediyorlar. Onları yaşama bağlayan tek unsur bu bekleyiş gibi. Ve evet, oyunda bu karakterlerin hesaplaşmalarına tanık oluyoruz. Mesela benim oynadığım karakter Lyubka; oyundaki tek kadın. Tüm kadınları temsil ediyor. Erkek dünyasında ezilmişlik, baskı, itilmişlik, toplumun her kademesince, bireylerce ruhen, fikren ve bedenen uğradığı tecavüz. Oyunun bir yerinde Lyubka; “Bana da susmak düşüyor.” diyor. Toplum susmayı zorunlu kılmaya çalışıyor kadına. Sessiz çığlıklarında yalnızlığına hapsetmeye çalışıyor. Kabullen diyor. 

Ç. Etili: Metindeki karakterler aslında yalnızca kişileri değil, aynı zamanda bir sistemi temsil ediyorlar. Boytchev’in en güzel hicvi bu zaten. İnsanları gündelik hayatları halinde o kadar ağır eleştiriyor ki, çok ciddi bir politik yanı var metnin. Metnin alt metninde mesela sarhoşluğu anlatırken, alkolü değil toplumun uyuştuğunu anlatıyor. Büyük bir coğrafyada toplumun gözlerini birçok şeye kapadığını anlatmaya çalışıyor Boytchev. Bunu seyirciyle paylaşırken tiyatronun başka renklerini de kullanma imkanı var metinde. Beckett’i görüyorsunuz, Brecht’i görüyorsunuz oyunda. Klasik tiyatroyu görüyorsunuz. Oyuncular gerçekçi oynuyor çünkü. Tam bir kara komedi. Gerçekçi oynadıkları için de durum çok trajik görünüyor zaten. ‘Burası bir gardır ama dünya sahnedir’ diyor. Bu bir Titanik gemisidir, sonu bellidir, diyor. Bu sonu bile bile nasıl yaşıyoruz?. Bunları anlatmaya çalışıyor yazar.

B. Dur: Doko; aralarında en çok geçmişe takılan karakterimiz. Büyük bir vicdan azabı duyuyor ve bu ona çok acı veriyor. Sürekli geçmişinde Katya’ya (ölen ayısı) yaptığı haksızlıklarla ve geçmişinde kırdığı insanlarla ilgili bir üzüntüsü ve pişmanlığı var. 

Hepimiz Harry gibi bir illüzyonist gelsin istiyoruz aslında değil mi? Ama bu gerçek mi? hayal mi? Gitmek mi istiyoruz, yoksa kalmak mı?
A. Nişancı:
İçinde yaşadığımız illüzyonu fark edersek “ben”e yolculuğumuz başlar. “Öz”e yolculuk. Gerçek ve hayal çözümlemesi içinde verilebilir asıl yanıt.

Oyunda kocaman bir ayna var; ama ona pek bakmıyorlar. Sadece Harry  ve sonunda da ayısını kaybeden Doko karakterimiz bakıyor aynaya. Aynaya bakınca insanlar kendilerinden bir şeyler bulmak isterler, kendilerini güzel görmek isterler, kendileri olmak isterler. Ama o garda bir ‘kendilik’ söz konusu mu?
A. Nişancı:
O garda kendi olan tek kişi belki de Doko, ayısını kaybeden. Acısını, pişmanlığını gerçek yaşıyor. Bahane aramadan, sorumluluğu başkasına yüklemeden. Harry bile değil. Harry; Harry Houdini( illüzyonist) maskesini takmış bir ayyaş. 

B. Dur: Doko’nun farkı hikayenin özünde en naif, en kırılgan karakter olması. Aslında en insan. Hayata ayak uyduramamış, temiz ve saf. 

Aynı oyundaki gibi insanlar dünyanın her yanında, her gün parçalanıyorlar. Bunlar hem fiziksel, hem de ruhsal parçalanışlar oluyor. Var olmamız-aslında var olamayışımız içinde gerçekleşmiyor mu?
Ç. Etili:
Durumumuz o kadar saçma ki bilinçli bir toplum var edemiyoruz. Bencillik, duygusuzluk, aşktan yoksunluk. Aslında var olmayı değil, yok olmayı sorgulayarak oyun yanıtı veriyor. Bunu bir illüzyonist söylüyor. Buradaki yok olmak ortadan kaybolmak anlamında değil. Çok ciddi anlamda Mesnevi’ye doğru bir gidiş var. Mesnevi’deki yoksunluktan bahsediyor.

YOK OLMANIN DAYANILMAZ AĞIRLIĞINDA BİREYLER EZİLİYOR

Gerçek-yalan, ölüm-yaşam, mantık-saçma bir arada. Hepimiz bir Harry bulup, yalan yanlış da olsa ona mı sarılıyoruz?
A. Nişancı:
Başkalarının yazdığı, sunduğu, gösterdiği, söylediği gerçeklere sarılmak kolay. Sorumluluk yok. Düşünmek yok. Hareket yok. Oysa yok olmanın dayanılmaz ağırlığında bireyler eziliyor. Amaçsızlıklarında, eylemsizliklerinde, tatminsizliklerinde olanca yalnızlık, bencillik ve mutsuzluk hakim. Başkalarının yaşamını yaşamak istemek, kıskançlık, bencillik, duyarsızlık. 

B. Dur: Evet gerçek anlamda dünya düzeni ile ilgili düşünmeyen ve kendi varoluşunu sorgulamayan herkes ne yazık ki bu kolay yolu seçiyor. Oysa kendi derinliğinin farkına varabilse her şey daha özgün olabilir. O zaman birilerinin kitleleri hipnozu da çok zorlaşır !

Son Düzenlenme Tarihi: 13 Ocak 2016 08:55
www.evrensel.net