‘Erkek egemenliği ile aşk bitiyor’

‘Erkek egemenliği ile aşk bitiyor’

Ayşen GÜVEN

Hiç uyanmamacasına yatmak istediğimiz rüyalar var aklımızda; gerçekle baş ederken, savaşa batarken kurulur belki böyle rüyalı hayaller... Çoğumuzun Bir Yaz Gecesi Rüyası diye bildiği William Shakespeare’in ölümsüz eserlerinden biri olan A Midsummer Night’s Dream, (En Kısa Gecenin Rüyası) Moda Sahnesi’nin kendi üslubu ve yorumuyla sezonun göz kamaştıran oyunlarından. Her klasik gibi dünyaya göz kırpan oyunun rejisi şapka çıkartıyor, oyunculukları ve akışıysa jilet gibi. İçinden dünya geçiyor dediysem korkmayın bugünkü gibi değil aslında dünya gene bildiğiniz gibi o çağlarda da bu yolculuk daha çok bir rüya ama kabus değil. Hem bıraktığı soruları hem aşklı tadı hem de acıdan yorulan hayatımızın bir yerine bangır bangır güldürüsüyle giren oyunu Moda Sahnesi’nin ay pardon En Kısa Gecenin Rüyası’nın ya da Antik Yunan’ın da desek olur galiba Amazonları ile konuştuk. Bacılarla sohbetimiz oyunun kadına bakışı ve oyundaki kadınları yorumu ile başka bir zenginliğin altını çizmek gayreti. Uzun lafın kısası kız kıza erkekleri, kadınlığı, aşkı ve düzeni konuştuk. Kahvaltı üstü kahveye de yakışır sohbetimiz demli bir çaya da. Melis Birkan, Beyza Şekerci, Didem Balçın ve Ezgi Coşkun’layız efendim...

Aşktan başlayalım. Kadınlar aşk karşısında nasıldır?
Beyza Şekerci:
Tutkulu.
Didem Balçın:  Heyecanlı.
Ezgi Coşkun: Histerik.

Yok mu arttıran?
Melis Birkan:
Aslında hepimizin rollerinde yaşadıkları aşklar üzerine bir şeyler var. İşte oradan yola çıkarsak hepimizin 2-3 tane söyleyebileceği kelime var; takıntılı, tutkulu, arzulu..
B.Ş.: Problemli genelde.
M.B.: Problemli evet (Gülüyorlar). Galiba aşkın getirdiği öyle bir şey de var.
B.Ş.: Çok sağlıklı bir hal olmadığı kesin. Oyunda da bu var zaten, hangisi sağlıklı!

Bu sağlıksız halde erkeğin ya da daha doğrusu belki de “erkekliğin” payına ne düşüyor?
D.B.:
Aşk diye bir şey yok. Yani gerçek anlamda söylemiyorum bunu ama oyun açısından baktığımda “aşk diye bir şey yok” bence.
E.C.: Sadece erkeklerde mi yok, kızlarda da mı!
B.Ş.: Oyundaki erkek karakterlerde yok diyorsun.
D.B.: Evet.
E.C.: Bence 2 taraf için de göreceli şeyler. Onlarda da var, bir ara köpek oluyorlar.
M.B.: Yani oradaki rüya mı aşk mı? Gerçekten tartışılır.

Oyunda olan bitenler gerçek hayattaki kadın-erkek savaşlarına ya da ilişkilerine benzer mi yoksa kurgu bir dünya denebilir mi?
Hep beraber:
Yok yok. Aynı.

Peki, Didem “erkekler için aşk yok” derken “oyun için söylüyorum” vurgun vardı?
D.B.:
O benim inancım ya da erkeklere bakışım değil. Ama Titania’ya sorsanız
Oberon için aşk diyebilir belki, onu da sanmıyorum pek de. Ama Hippolyta asla der. Bu arada Hippolyta diğer kadınlar gibi değil onun için gerçekten de aşk yok. O anaerkil topluluğun son temsilcisi. Ve oyun o topluluğun bitişiyle başladığı için, aşk hiçbir yerinde yok. O nedenle Hippolyta için daha çok acı var diyebiliriz. Çok eğlenceli görünen oyunun başında bir eğlence yok tıpkı bitişinde olmadığı gibi.
B.Ş.: Oberon ve Theseus için konuştuklarımızı Demetrius ve Lysander’in aşklarıyla ilgili söyleyemeyiz sanki. Tamam bir büyü söz konusu ama ondan önce savaşları aşkları için başlıyor, öyle birbirlerine giriyorlar. Yine düzeni bozan bir aşkın varolması.
M.B.: İşte bunlar evrensel ikili ilişkiler galiba.
B.Ş.: Bence Lysander (Onur Ünsal), Demetrius (Mert Fırat), Hermia (Beyza Şekerci),
Helena (Melis Birkan) dörtlüsü için aşktan söz edilebilir. Özellikle ikinci perdede işler iyice çığırından çıktığında yani aşk unutuluyor ve bir savaşa dönüşüyor. Ama hepsinin altında yatan gene aşk bence.
E.C.: Tabii her şeyin yine bir kadının, Hermia’nın isyanıyla başladığını da unutmamak gerek. Hippolyta ile bağlantılı bir durum var orada gene.
D.B.: Aşktan çok bir isyan var bence de.

Oyundaki tüm kadınlar için biraz bunu söyleyemez miyiz? Belki Helena sevdiği adam için çok yerle yeksan oluyor ama onun da bir isyanı var, Hermia’ya “bacılık” eleştirisi de... Katılır mısınız?
M.B.:
Elbette Helena’nın da isyanı var. Kendince ama (Gülüyor).
D.B.: Oyunun en başında biz kanla, savaş zoruyla Hippolyta’nın elde edildiğini görüyoruz. Zaten yenilmiş bir kadınla başlıyor oyun. Zaten o bir isyanın ardı. Ondan sonra isyan eden başka  bir kadın görüyoruz. O yüzden aşk hiçbir yerde yok diyorum. Oyunun ilk cümlelerinden biri şöyle “Evlenene kadar baban evlendikten sonra kocan sana sahip olur. Senin hiçbir söz hakkın yoktur”. Erkek egemen bir toplumun başladığı yer oluyor oyunun hikayesinin başladığı yer. O nedenle aşk değil daha çok bir dram ve trajedi olduğunu düşünüyorum.

Yani biraz güncelleyerek soruyorum ama “kadın dayanışması” çağrısı gibi okunabileceğini düşündüğüm bir Helena serzenişi de var.
M.B.
: Evet Helena’nın daha feminist bir yaklaşımı var.
B.Ş.: Bir yanında aşkı bir yanında daha kadınsal bir savaşı var.
M.B.: O savaşı verirken de kabul edemediği şey, en yakın kadın arkadaşının onu anlamaz hale gelmesi. Ona sitemi var, “tamam onlar yaptı da sen nasıl yaparsın” gibi.

Amazonların son temsilcisinin savaş ganimeti olması, Hermia’nın şu cümlesi “başkasının gözüyle sevgi seçmek”, erkekliğin akıbeti, kadına bakışı... Çağlar atlandı, sınırlar değişti, coğrafyalar başkalaştı. Kadınları isyan ettiren şeyler adına bu oyunda sizce neler bugüne dokunur?
M.B.:
Yüzyıllar önce yazılmış bir oyunun metin olarak, uyarlama da olsa merkezinde kalan cümleler duygular ve düşünceler hâlâ aynı. Onların ne çok fazla önüne geçebilmişiz ne birtakım ilerlemeler kaydedebilmişiz aslına bakarsan. Sadece aşk olarak değil, o yaptırımlar, zorlamalar dahil olarak söylüyorum. O egemenlik kurmak ve bununla bir sürü şey... Biz metropollerde yaşayanlar için ya da dünyada farklılaşmış, değişmiş gibi görünse de aslında bu mesele çok kişisel, çok evrensel, çok toplumsal. Ama oyunun en güçlü yanlarından biri bütün bunları bize anlatırken gene de güldürebiliyor olması.
E.C.: Bütün bunları ataerkil değil anaerkil bir dünya olsaydı başka türlü konuşabilirdik. İki taraf da manyaklaşıyor aşık olduğunda ama şu dünyanın anaerkil olduğunu düşünün örneğin, o zaman her şey daha farklı olabilirdi. Ataerkillik aşkta da çok baskın.  

Mesela Titania ile Hermia ya da peri... Kadınların statü farkları onların kadınlık meselelerini nasıl etkiliyor? Üst statüde olmak çözüyor mu örneğin? Gerçek dünyayı da kastederek  soruyorum bunu.
E.C.:
Periler bu anlamda değişikler. Bir kere daha çok cinsiyetsiz gibiler. Çünkü bilinçaltını temsil ediyorlar. Çok daha özgürler, cinsellik çok daha rahat yaşanıyor gibi onlar için. Statüler de cinsiyetler de onların hayatında silikleşiyor. Ama kadınların problemleri hangi statüde olursa olsun kesişiyor. Hayatta da oyunda da. Mesela Titania’nın da üzerinde Oberon’un bir baskı kurma hali var.
D.B.: Üstelik Titania ve Oberon hiçbir statü farkı olmadan, cinsiyetleri yokmuşçasına bir aradalar. Fakat Oberon büyü kullanarak bir üstünlük sağlamaya çalışıyor.

Onların arasındaki aynı zamanda bir iktidar savaşı değil mi ?
D.B.:
Evet bir iktidar savaşı ama o dünyada aslında aralarında otorite farkı yok. O nedenle Oberon büyü kullanarak üstünlük sağlamak zorunda kalıyor. Ama öte tarafta yani gerçek dünyada her şey belli; yani ataerkil toplum egemen olmaya çalışıyor. Sonuçta bunu başarıyor da.
B.Ş.: Ya baban ya kocan ya da erkek milletine veda edersin deniyor Hermia’ya. Bir kadına sunulan bu 2 seçenek de ölüm aslında. Didem’in söylediği gerçek dünyada erkek egemenliği görünür oluyor.
M.B.: Son sahnede yaşananlar kadınların statü farkının çok da bir şeyi değiştirmediğini de gösteriyor bence. Hippolyta, Hermia ve Helena aslında belli bir zümrenin kadınları olmalarına rağmen yanlarındaki erkeklerin tavırlarından rahatsız bile olsalar, hoşlarına da gitmese, orda bulunmak istemeseler de hiçbiri çekip gidemiyor. En fazla surat asabiliyor ya da susabiliyoruz, onu da adamlar isterlerse anlıyorlar.

O sahne için gene en çok tavır alan Hippolyta, o da amazonluğundan.
D.B.:
Evet Amazonluğundan. Hippolyta ve Titania’nın bir aynanın ters yüzü gibi olmaları. Aslında o esnaf topluluğu karşısındaki hassasiyeti bununla ilgili, bir yakınlığı var. İsyankarlığı oradan geliyor zaten.

Röportaj biterken oyun neden dramatik bitiyordu? Sanki geldiğimiz yerden oraya bağlanabiliriz.

D.B.: Haklısın. Aslında kastım şuydu; Hippolyta, Hermia ve Helena’nın da kısıtlı dahil olabildiği ortak fikir son sahnede ayan beyan gördüğümüz statü, sınıf farkının ortadan kalkması arzusu. Yani bir eşitlik arzusu taşıyor 3’ü de. Çünkü esnafın orada küçük düşürülmesi ama asıl küçük düşenin oradaki kral ve zümresinin olması. Yani erkek egemen toplumun diğer erkek de olsalar alt sınıfı küçük düşürmeye çalışırken kendilerini küçük düşürdüğü trajikomik bir an var orada. Biz tam orada seyircinin güldüğü şeyden rahatsızlık duymasını istiyoruz. Yani bunu hissettirmeye çalışıyoruz.
B.Ş.: Ama asla kendilerinin fark edemeyeceği. Belki o komedi o trajik durumdan çıkıyor. Erkekler tarafından o sınıfsal ayrım komedi unsuru gibi ele alındığı için.
M.B.: Sonuçta erkekler dalga geçiyor, biz acıdığımız için üzülüyoruz. Ve aslında kimse hak ettiği değeri de vermemiş oluyor esnaf takımına.

Perilerin performansı oyuna acayip bir ritim ve heyecan getiriyor aslında. Onların dünyasında ilişkiler daha farklı ama sence n’apıyorlar?
E.C.:
Son anda çalıştık aslında perileri. Artık şuna karar verdim periler bu oyunun atmosferi. Doğadan geliyorlar hatta doğa onlar. Bir de birtakım şeylerin; doğanın, kadınlığın, bilinçaltının ve daha bir sürü şeyin simgeleri onlar. Kıpır kıpırlıklarıyla atmosfer onlar işte.

www.evrensel.net