Kafkasların ünlü yaylalarından Yukarı Balkarya’ya doğru bir gezi

Kafkasların ünlü yaylalarından Yukarı Balkarya’ya doğru bir gezi

Okay DEPREM

Kuzey Kafkaslarda uzun soluklu serüvenimiz sürerken bu hafta da Kafkasya’nın bambaşka bir doğa harikası köşesine konuk oluyoruz. Kafkas Dağlarının zirve yaptığı Kabardin -Balkar Cumhuriyeti’nde normal karayolu ile, yüce dağ silsilelerini olabildiğince yakından görebilmek için ulaşılabilecek topu topu 3-4 temel nokta bulunuyor. Bunlardan birisi de yerel dilde “Verxnyaya Balkariya” denilen Yukarı Balkarya Yaylası ve aynı adlı kasaba. Tüm dağlık temel güzergâhlara giden karayolları gibi Balkarya bölgesinin yükseklerinde yer alan bölgeye gidiş yolu da Kabardiya’nın kuzeyinde yer alan başkent Nalçik’ten geçiyor. Bunun için kentin ikinci otogarının yolunu tutuyorum. Oldukça eski kalmış görünen garın üzerindeki RSFSR (Rusya Sovyet Federatif Sosyalist Cumhuriyeti) tabelasına dahi henüz dokunulmamış… 70 km.lik mesafenin 2 - 2.5 saatte ancak kat edilebildiğini öğreniyorum. Bu hatta günde 2-3 sefer gerçekleştiren araçlar ise abartısız 1950 veya en fazla 1960’lı yıllardan kalma ve metan gazıyla çalışan eski model Sovyet minibüsleri. 

TURİSTLERE DÖNÜK HİÇBİR ULAŞIM POLİTİKASI YOK

Günün ilk yarısında, 4 Türk Lirası değerinde ruble verip “zaman makinesi” denilebilecek mini otobüse atlıyorum. Yolda, son durağın adının sadece coğrafi değil ama aynı zamanda etnik bir anlamı olduğunun farkına varıyorum. Vasıtadakilerin hemen hepsi Balkar Türkü ve neredeyse hepsi de yol boyunca art arda sıralanan köy ve kasabaların sakinleri. Dolayısıyla halen gerçek anlamda hiçbir turizm perspektifi olmayan bölgede, dünyaca meşhur Kafkas Sıradağları’na çok yakın noktalara oldukça seyrek olarak işleyen eski püskü toplu taşım araçlarının yegâne varlık amaçları, yöre insanını büyük şehir ile memleketleri arasında taşımak. Balkarların dili Türkiye Türkçesine bir Azerice, Kırım Tatarcası veya Gagavuzca kadar olmasa da epeyce yakın ki yol boyu kendi aralarındaki konuşmalardan çok şey anlayabiliyorum. Karaçaylar gibi Balkarlar da, Kafkasların binlerce yıllık yerlileri olmadıkları gibi, 2. Milenyumun başlarından itibaren bölgeye inmeye başlayan Moğol-Tatar boyları ile beraber geldikleri varsayılıyor.  

NALÇİK – YUKARI BALKARYA YOLUNDA TABİAT MANZARALARI

Nalçik’ten yola çıktıktan sonra yol önce kısa bir süre Vladikafkaz yönünde seyrettikten sonra, keskin bir dönüşle tam güney yönüne sapıyor. “Nartan” adlı kasabadan sonra gür ormanlarla kaplı tepeler başlamakta gecikmiyor. Ve sırada volkanik kükürtlü suları ve 5000 metrelik dağlardan süzülen buz gibi şifalı suları ile meşhur “Auşiger” kaplıcası geliyor hemen sol tarafta. Bu esnada bölgenin bilinen nehirlerinden Çerek üzerinden geçiyoruz. Yol boyunca sayıları çok olmasa da birbirinden ilginç ve alışıldık olmayan mimaride camiler gözüme çarpıyor. Hedefe varana değin geçilen en büyük yerleşim birimi KaşxaTau. Çerek Irmağı’nın yarattığı derin vadilerin en sıra dışı yanı, ancak devasa kanyonlarda görülebilecek denli heybetli çok yüksek ve dik kayalık kütlelerin boy göstermesi sallı sollu. Bu mevkilerde yol inanılmaz kavis ve virajlar üzerinden ilerlemeye başlıyor ve işin en enteresan tarafı ise, pek çok yerde uçurum kenarlarında doğru düzgün bariyer olmaması ve yolun iç tarafından yükselen kayalıklar üzerinde ise metal ağların fazlaca çekilmemiş olması. Babugent (Bab-ı kent) ismindeki ufak kasabayı da geride bıraktıktan sonra nihayet ufukta 4000 ile 5000 metre arasında seyreden ulu dağlar, bulutlar doruklarını sarmış şekilde belirmeye başlıyorlar.  

DEVLET SINIRINDAN ONLARCA KİLOMETRE ÖNCE BAŞLAYAN SINIR GEÇİŞ NOKTALARI

Sonlara doğru Yukarı Balkarya olduğunu öğrendiğim kasabanın ucunda minibüs durduğunda, yüksek dağların daha epey bir ırak olduğunu görüp şaşırarak şoföre: “Yol daha devam etmiyor mu?!.. Dağlara nasıl gideceğim buradan sonra?!..” diye soruveriyorum. “Şu noktadan itibaren normal yol bitip yerini arazi yoluna bırakıyor. Ancak özel arabayla veya taksi tutarak devam edebilirsin” yanıtını alıyorum. Az sonra bana kasabadan “Tamerland” isimli bir genci buluyor ve ona Dıhtau (5204 m.) ve Şkhara (5068 m.) Dağları başta olmak üzere bölgenin en yüksek zirvelerinin eteklerine sokulacak kadar daha kaç km. yolun olduğunu soruyorum. Yolun en fazla 20-25 km. kadar tamamen arazi yolu şeklinde devam ettiğini, sonlara doğru neredeyse patikaya dönüşen yolun sonuna kadar bizi birkaç saatlik bir yolculuğun beklediğini söylüyor. Hayli hesaplı bir ücrette anlaşıyoruz ve onun yanına adının “Alan” olduğunu duyduğum bir arkadaşını da almasıyla yola koyuluyoruz. Kasabayı tamamen geçtikten sonra az ileride hesapta olmayan askeri görünümlü bir kulübe ortaya çıkıyor. Araç zorunlu olarak durduktan sonra görevli ‘pasaport’ diyor ve benim yabancı ülke vatandaşı olduğumu görünce, Rusya vatandaşları dışındakilerin bu noktadan daha ileriye gidebilmeleri için FSB’den (Federal Güvenlik Servisi) özel izin almalarının zorunlu olduğunu aktarıyor. Elimiz mahkûm geri dönerken; bu vesileyle, benzer sınır geçiş noktalarının son 10 yılı aşkın zaman içerisinde, bilhassa Çeçenistan ve Güney Osetya’daki savaşların ardından, Kabardiya Balkarya’dan Dağıstan’a kadar, Gürcistan ile olan mevcut devlet sınırına kuş uçuşu 40-50 km. kuzeyde paralel bir hat üzerinde inşa edildiklerini öğrenmiş oluyorum. Bu olağanüstü durum Kuzey Osetya, İnguşetya ve Çeçenya için geçerli olmak üzere toplamda yüzlerce kilometrelik dağlık bir alanın tüm yabancılar için fiilen kapalı olduğu anlamını taşıyor. İçişleri Bakanlığı’ndan verilen özel izin kâğıdını almanın en az 1 haftayı kimi zaman ise haftaları bulduğu belirtiliyor.  

“KAFKAS PARSI” İLE AYAKÜSTÜ SOHBET 

Dönüş yolundan önce tesadüfen, köyün “ihtiyar heyeti”nden olduğu izlenimi veren, alelade görünüşlü birisi yanıma yaklaşarak benimle tanışmak istiyor. İlk görüşte verdiği intibanın aksine çok geçmeden karşımda, Kafkas Dağları’nın bütün zirvelerine tırmanmış dahası Himalayalarda bile pek çok dağ devirmiş emektar bir dağcı durduğunu kavrıyorum. Aslı mesleğinin teknisyenlik olduğunu öğrendikten sonra onun da kendi kuşağındaki Balkarların hemen hemen hepsi gibi Orta Asya doğumlu olduğunu işitiyorum. 2. Dünya Savaşı’ndaki sürgünde çoğu, Kazakistan veya Kırgızistan’a sürgün edilmişlerdi. Birlikte Kabardey-Balkarya Devlet Dağlık Rezervi bölgesindeki dağlara doğru bakıyoruz. En heybetlilerini sayıyor sırasıyla: Doppah (4388 m.), Sugan (4486 m.), Gülçi (4477 m.) ve diğerleri. O anda bulunduğumuz mini plato 1200-1300 m. yükseklikte olsa da görüş alanımız içinde görünen ve 2000’lerden 4500 metrelere kadar yükselen dağların, henüz kış gelmemiş olsa da kalıcı buz ve kar tabakası bakımından oldukça fakir ve cılız olduğunu gözlüyorum. Orta Asya’dan anayurtlarına döndükleri 1960’ların başında neredeyse 2000 metrelere değin kalıcı kar tabakasının indiğini hatırlatıyor. Dahası, bölgeyi bu açıdan çoktan etkisi altına alan küresel ısınmanın tesirlerinin ise asıl olarak 1980’li yıllardan sonra başladığını anlatıyor. O anda kendisine Hazar Kaplanı ve Kafkas leoparını sormak geliyor aklıma. Hazar Kaplanı bir tarafa, Kafkas parsının kesinlikle yaşadığını; nitekim kendisinin gözleriyle defalarca şahit olduğunu, çok yakın zamanda bir grup yabancı dağcının varlığını belgelediğini anımsatıyor. 

DÖNÜŞ YOLUNDA OTOSTOP NİYETİNE KAPLICA KISMETİ

Yukarı Balkarya’dan Nalçik’e dönüş için son minibüs öğleden sonra. Onu da kaçırınca, gene Tamerland ve Alan ile sözleşip en azından yolun yarısına kadar beni bırakmalarını sağlıyorum. Yol üstünde Murat 131 benzeri bir araba ile, yüzlerle metrelik uçurumları yalayan yollarda adeta bakkala gidermişçesine hızlı ve rahat sürdüklerini hayretler içerisinde izliyorum. Kaşkhatau’da vakit artık ikindiye geliyor ve değil en ufak bir toplu taşım örneğini, yol üstünde büyük baş hayvan sürüleri haricinde bir hareketlilik görmek dahi zor bu saatlerde. Yarım saat kadar otostop yaptıktan sonra az sonra kendisinin Kabartay olduğunu öğrendiğim Viktor isminde orta yaşlarda birisi beni aracına alıyor. Birkaç dakika içinde bana dönüp: “Yanında mayon var mı?” “Hayır.” “Peki altında donun?!” “E, tabii ki var.” “İyi yeter, gel o halde yüzmeye gidelim!” deyip Auşiger Kaplıcaları’na doğru çeviriyor aracı. Tüm gün için giriş ücreti adam başı Türk Lirası ile sadece 4 liraya tekabül ediyor. Yüzlerce kişinin yüzdüğü, dinlendiği kocaman bir havuza kendimizi bırakıyoruz. Az sonra, dev havuzun bir köşesinde muazzam bir tazyik ile akmakta olan volkanik suya doğru beni çağırıyor. Basınçlı suyun havuza karıştığı noktadan sadece yarım metre mesafe geride suyun fokurdaması ile oluşan köpüklerin olduğu yere kafasını yüzü aşağı bakacak şekilde gözleri hizasına kadar sokup uzunca bir süre bekletiyor. Borudan en az 50-55 belki de 60 dereceye yakın çıkmakta olan suyun altında benden de aynı hamleyi yapmamı istiyor. Dediğini göre bu şekilde bir doğal su tedavisi gözlerin temizlenmesi ve hatta görme yetilerinin tazelenmesi açısından çok yararlıymış. Rusya’nın pek çok köşesinden 1 hafta – 10 günlüğüne sadece bu havuzun şifalı sularından faydalanmak üzere gelen yerli turistler olduğunu öğreniyorum…

Son Düzenlenme Tarihi: 04 Ocak 2016 10:55
www.evrensel.net