02 Ocak 2016 15:36

Yoksuluk, göç, hasret, evlat acısı... Bütün ömrü mücadeleyle geçen bir Kürt kadını

Sadece Kürdistan’da değil ama en fazla Kürdistan’da kadınlara, çocuklara karşı bir katliam politikası yürütülüyor. Bir taraftan da aileleri, çocuklarıyla cezalandıran bir anlayış var. Kadınlar büyüttükleri, gözü gibi baktıkları biriciklerini yitiriyor, yitirmek zorunda bırakılıyor.

Yoksuluk, göç, hasret, evlat acısı... Bütün ömrü mücadeleyle geçen bir Kürt kadını

Paylaş

DİLBER ANA!

Pakize GÜRHAN / Kübra YETER

Sadece Kürdistan’da değil ama en fazla Kürdistan’da kadınlara, çocuklara karşı bir katliam politikası yürütülüyor. Bir taraftan da aileleri, çocuklarıyla cezalandıran bir anlayış var. Kadınlar büyüttükleri, gözü gibi baktıkları biriciklerini yitiriyor, yitirmek zorunda bırakılıyor.
Biz de bu acıdan payını fazlasıyla almış kadınlardan biriyle, Dilber Ana ile buluştuk, sohbet ettik. Dilber Ana, 60 yaşında, Kars doğumlu bir kadın. Neslinin kadınları gibi o da çocuk yaşta evlendirilmiş, beş evlat büyütmüş. Hayat önce bir oğluna hasret bırakmış onu, sonra kızı Sarya’yı almış elinden. Oğlu 1996’dan beri cezaevinde... Gerilla olan kızı Sarya’yı ise 1997 yılında dağda savaşırken yitirmiş.
Yaşam koşulları nedeniyle yurdundan göç etmek zorunda Dilber Ana’nın, Kars’tan Burdur’a oradan da İstanbul’a uzanan hüzünlü bir öyküsü var. Şu anda Çekmeköy’de yaşayan Dilber Ana’yı, kendisinden dinleyelim:  

ÇOCUKLARIM KÜRT OLDUKLARINI BİLMİYORDU
Ben köy yerinde büyüdüm. Okuma-yazma bilmeden tarlayla, hayvanlarla uğraştım. Ev süpür, ev sil, iş yap, anne-babanın sözünden çıkma… Hayatım böyle geçti. 16- 17 yaşımda, daha çocuk yaşta evlendim, gittim. Eşimin ailesi kalabalık bir aileydi; hepimiz bir arada yaşıyorduk. İlk çocuğum oldu. Eşim askere gitti, döndü. Diğer dört çocuğum sonra doğdu. En küçüğüm altı yedi aylıkken Kars’tan Burdur’a geldik. Kolay değil, hiç bilmediğiniz bir yere yaşamaya gidiyorsunuz. Çat pat Türkçe anlıyordum ama hiç konuşamıyordum. İnsanlar konuşmaya başlayınca ben yanlarından uzaklaşıyordum çünkü anlamıyordum. İlk başlarda komşularım bizi dışlamıştı. Sonuçta başka bir yerden çıkıp gelmiştik, ne maddi durumumuzla ne de yaşantımızla onlara benziyorduk. Onlar farklıydı, her şeyleri boldu; mağazaları vardı, toprakları vardı. Yavaş yavaş kaynaştık. Kürt kimliğimiz biraz geri planda kalmıştı. Çocuklarım Kürt olduklarını bilmiyordu. Diğerleri gibi konuşuyorlardı. Ben de onların arasında zamanla Türkçe öğrendim.
Tek maaşla beş çocuk büyüttüm. Hepsini gücümüz yettiğince okuttuk. Küçücük, daracık bir yerde yaşıyorduk. Eşim işi bitince, ikinci bir işe gidiyordu. Öyle geçimimizi sağlamaya çalıştık. Tüm zorluklara rağmen Burdur’da çok mutluyduk. Varlığın içinde değildik ama çocuklarım etrafımdaydı. Beraber yiyip, içiyorduk. Sanki dünyalar benimdi. Gecekondumuz benim sarayımdı. Kocaman bir bahçemiz vardı. Bahçeye domates, patates, salata ne olursa ekiyordum... Burdur’da 10 yıl yaşadık.

GİTTİĞİNİ SÖYLEDİLER, İNANMADIM...
Sonra İstanbul’a geldik, yine kiradayız; ev yok, bir şey yok. “Bir ev yapalım artık, böyle olmayacak” dedik. Oğlum çok çalıştı bize yardım etmek için. Okulu bıraktı, sabah Eminönü’ne gidiyor, akşam eve yorgun argın geliyordu. Üç kardeş beraber didindiler bir ev yaptılar. O dönemde Kürtlerin partisi yeni yeni çıkıyordu. Oğlum zamanla onlarla kaynaştı. Eve geç gelmeye başladı; babası kızıyor, biz merak ediyorduk. Eve geldiğinde Sarya ile sohbetler ediyordu. Sarya başta okuyor geçiyordu, çok ilgilenmiyordu.
1993’te ev taksiti bitince oğlum bir gün babasına “Sen tezgâhta dur, ben yemek yiyip geleceğim” diyor... Gidiş o gidiş. Bir arkadaşıyla cebindeki son 300 lirayı babasına göndermiş ve gittiğini söylemiş. Ben inanmadım, “Bırakmaz, oğlum gelir” dedim. Hep yolu izledim gelecek diye; ama gelmedi. Bir sene ondan haber alamadık. Anca 1996 yılında haberleşmeye başladık.

BİLİYORDUM, KIZIMI SON GÖRÜŞÜMDÜ...
Sarya okuyan bir çocuktu. Kültür merkezlerine gidiyor, oyunlar oynuyordu.  Bir zaman sonra Sarya’da geç gelmeye başladı. Eşim bana kızıyordu. Kızına sahip çık, onu uyar. Hep ben suçlu oluyordum. Sarya yine bir gün geç geldi. Babası da duydu, Sarya’yı dövecekken araya girdim. Eşimin eli bana geldi. Öyle olunca Sarya beni kenara çekip, “Anneme vurma, bana vur” diye babasına engel olmaya çalıştı. Çok cesaretli bir kızdı. Sarya’mın geç gelmeleri devam ediyordu. Onunla konuşmaya çalışıyordum. “Sen de beni üzme” diyordum. “Yok anne ben gitmeyeceğim” derdi... Bir gün geldi, ayağını yere vurdu, “Anne ben gidiyorum” dedi. Eşime de diyemedim, bir şey yapar diye. Bazen kendimi suçladığım zamanlar oldu, engel olabilirdim diye. Kızımla konuştum, onsuz yapamayacağımı anlattım. Kıyafetlerini topladı, bana sarıldı ve gitti. Arkasından uzun uzun baktım. Sanki içime doğmuştu, biliyordum, onu son görüşümdü. Gideceği yere vardığında beni aradı, sesini en son o zaman duydum.

ÇOCUKLARIMLA GURUR DUYUYORUM
Oğlum bir ayağından yaralıdır. Cezaevinde tedavi oluyor ama ne kadar ilgilenirler ki. Biz kendi imkânlarımızla destek olmaya çalışıyoruz... Yavrum 23 yıldır yanımızda değil ama onu zor olsa da görebiliyorum. Sarya da hayatta olsaydı da onu da görebilseydim... Ben onların sürdürdüğü mücadeleden hiç farklı düşünmedim. Evlatlarımın savunduğu değerleri, mücadeleyi sahipleniyorum. Kızımla oğlum anadili için, yok sayılmamak için bu mücadeleyi savundular ve gittiler. Ben onlarla gurur duyuyorum.
Kars’a gittiğimde çevrem hep beni suçlardı; “Senin çocuklarının neyi eksikti, bu yol yol mu?” diye. Ama şimdi hepsi bizim sözümüzü onaylamaya başladı. Kobanê’de savaşıp şehit düşen bir yakınımız vardı. Onun haberi gelince Sarya’mın acısını yeniden kaybetmişim gibi yaşadım.  Akrabalarım ağlıyordu, onlara dedim ki “Ağlamayın, gurur duyun! Ben çocuklarımın acısını ayrı yaşıyorum ama onlarla gurur duyuyorum.”
Şimdi de köylere girmişler çocukları öldürüyorlar. Kadınları, hamileleri öldürüyor, evleri ateşe veriyorlar. Biz İstanbul’da onların haberlerini görünce kahroluyoruz. Onlar orada yanarken biz burada rahat mıyız? Onlar Kürt değil başka bir halk olsaydı da içim yanardı. Kim ölürse ölsün hepsinin birer annesi var, içim nasıl yanmasın? Olan emekçilerin çocuklarına oluyor.

UMUDUM BENİ AYAKTA TUTUYOR
Kızımı dizime yatıp saçlarını okşadığım, taradığım zamanları özlüyorum. Nasıl isterim gençlerin yitip gitmesini? Artık anneler ağlamasın, barış gelsin. Bu durumun bitmesi için tüm kadınlar örgütlenmeli, mücadele etmeliyiz. Doğu’da ölüm var. Millet sağır olmuş, kör olmuş! Artık başlarımızı kaldırmanın zamanı gelmedi mi? Barış tek taraflı olmaz. Kürdü de Türkü de bir araya gelmeli.
Evlat acısı zordur. Ben kendime nasıl ayakta durdum diye soruyorum. Umudum beni ayakta tutuyor. Benim çocuklarım inandıkları şeyler için gittiler. Şimdi olsa, bu durumu görseler yine gitmek isterlerdi. Ben onlara karşı durmayı aklıma getirmezdim. Bu kadar insan ölürken onlara engel olmazdım.

ÖNCEKİ HABER

Çocuklar ölüyor! Susacak mıyız?

SONRAKİ HABER

Türk Telekom hat kiralama bedelini yükseltti; yeni zamlar yolda

Sefer Selvi Karikatürleri
Evrensel Gazetesi Birinci Sayfa