Dinmeyen yangın
.

Dinmeyen yangın

Barış ÖZDEMİR

Ankara’da ‘barışa yürüyen’ yüzlerce insan! Ruhi Su’nun “Kanlı Meydan” türküsü eşliğinde halaya durmuş, ‘barış’ı kucaklamış umut sevdalılarının kanlarıyla boyanıyor Ankara sokakları. Benzeri bir acıyı geçtiğimiz aylarda Diyarbakır’da yaşadık; bir kitapçının ‘Sivas ateşiyle’ yakılması ise acı bilincimize eklenen bir başka yangın! İnsana, umuda dair ‘kara olaylar’ yüzyıllar öncesinden beri olmuştur, olagelmiştir tüm dünyada; tıpkı inançları, ülkelerine-insanlarına karşı umutlarıyla yeşeren hayal-çocukların hiç eksilmeyeceği gibi.
Bazı eserler, ülkenin - dünyanın gündemi doğrultusunda daha bir anlam kazanır; daha bir oturur insanın içine. Esra Kahraman’ın muhtemelen yılları bulan çalışması Segâh Makamı adlı romanı, ne ilginç bir tesadüftür ki, Ankara’da 10 Ekim’de ölen onlarca insanımızın henüz ‘yedileri, kırkları’ dolmadan okurla buluştu. Bu hüzün-baz tesadüf, eserin adıyla da müsemma gibi: ‘Segâh’, ‘soylu bir hüzün duygusu’ anlamına gelen bir müzik terimi. Esra Kahraman da eserinde 1970-1980’lere uzanmış; o yıllarda yaşanan hazin olaylara, ölümlere, işkencelere. ‘Hüzün’ o dönemin tanımı gibidir, evet; ‘soylu’ ise ölüme yürüyen inançlı insanlarımızın nişanıdır!

POLİTİK ROMANA DAİR
Segâh Makamı bir dönem romanı; bunun da ötesinde politik bir roman. 1970-1980’lere odaklanan yazar, özellikle 1977’den 1980 darbesine uzanan döneme -ve sonrasına- yoğunlaşmış. Her ülke edebiyatında, -o ülkeye dair- yakın tarihin çalkantılı-kanlı ihtilâl, ayaklanma, direniş, sürgüne odaklı eserler ayrı bir önem taşır, ülkemizde de olduğu gibi. Bu eserler edebiyat ikliminde iki yönüyle incelemeye tabi tutulur: Birincisi, böyle bir eserin ne derece bir edebiyat eseri olduğuyla ilgilidir; ikincisi ise odaklanılan döneme dair anlatılar -kurmaca bağlamında- başarılı bir şekilde aktarılabilmiş midir? Bu maddelerin kendi içinde tartışma götürebileceği ve bunlara yeni maddelerin eklenebileceğini de belirterek, politik romanın okur gözünde değerlendirilme biçiminin öznelliği konusunda diğer türlerden başkalığını da belirtmemiz gerekiyor. Zira romanda yoğunlaşılan dönemi bizzat yaşayan, acılarıyla-kayıplarıyla o dönemin izi yüreğinde damar olmuş bir okur, okuyacağı romanı edebi yönünden çok duygusuyla sahiplenecektir. Bir de o döneme kayıtsız kalmasa da, edebi derinliği, nitelikli ve objektif ölçütleri gereği romanı gerçek eleştiri oklarıyla sınayan okur-eleştirmen vardır. Aslolan da budur; ancak mesele edebiyat olduğunda hangi eser vardır ki birimizin dediği diğeriyle örtüşsün; tüm okurlar aynı duyguyu yaşasın! Segâh Makamı da beslendiği dönemsel gerçekler, ülkemizin yakın ve acı tarihine odaklanması gibi nedenlerle, kurmacası, karakterlerin sunulma biçimi, olay örgüsünün gelişimi, okurun aradığı yalınlığa erişebilmesi, kısaca roman tekniğine dair ölçütler açısından değerlendirildiğinde bu eserin belli eksiklikler barındırdığını söyleyebilirim. Politik romanla ilgili yukarıda yaptığım açıklamaları görmezden gelmemekle birlikte, romanın odağına dair düşüncelerin bu yazıda daha önemli olduğunu da eklemeliyim.

ÇOCUKLAR SİYAH BEYAZ!
Esra Kahraman, anlatısına bir aile romanına başlar gibi başlıyor, romanını ince ince örerek karakterlerini tanıtıyor. Karakterler birbirine, olaylar günlere eklendikçe meseleyi anlar gibi oluyoruz. Ama ’80’lerin acı kuşağı çiçeklerimiz henüz çocukturlar; daha sokakta oyun oynayacaklar, gerçek kardeşliği, arkadaşlığı öğrenecekler, ders çalışacaklardır. Cemil, Lale, Sibel, Mehmet, Naci ve diğerleri… Bu bölümler biraz da çocuk romanı saflığında: Mutluluk, saf sevgi, paylaşmanın güzelliği… Tıpkı çocukluğumuzdaki gibi:
“Senlik benliğin fazlaca önemsenmediği masumiyet çağının belki de son neslini temsil ettiklerini bilmeden, rengarenk bahçelerde, kaldırımlarda, sokaklarda özgürce ve kardeşçe boy attılar.” (s.18)
Adı geçen karakterlerimiz, ’80 öncesi ve sonrasında yaşayacakları acı olaylardan önce, 12 Mart darbesini radyodan dinleyip aile-ülkelerindeki yansımalarına bakarken öğreniverirler muhtıra’yı, yasak’ı, özgürleşmenin, mücadelenin önemini. Mahallelerindeki Recai abileri de onların biricik kılavuzudur.

AŞK!
Yaşama dair ne vardır ki içinde insan olmasın, o insan da aşkı yaşamasın! Segâh Makamı, ‘soylu bir hüzün duygusu’ anlamını politik duruşunun yanında aşka dair geliştirdiği örgüsüyle de veriyor. Denizi belli bir aşk, denizi yanı başında; ama giremez o denize, kimyasına eklenemez! O deniz başka iklimlere vurur dalgasıyla. Cemil, bu yönüyle de romanın sürükleyicisidir. Aralıklarla okurla paylaşılan günlükler de Cemil’in ağzından okura verilen bir hediyedir ayrıca. Kendine, sevdasına, çektiği acılara dair içli satırlar…
Segâh Makamı, romana dair seçici algısıyla donanımlı okurun beklentisini ne derece karşılar, bunu zaman gösterecektir; ancak odaklandığı dönemi vermedeki başarısı, gerçekliği aktarma gücü, döneme dair tespitleri ve ülke gerçeklerimizin-yakın tarihimizin izlerini yansıtması yönüyle ‘bir politik roman’ daha eklenmiştir edebiyatımıza. ’68 kuşağı ve yakın kuşaklar için de ‘hisli’ bir roman olacak Segâh Makamı, yaşananlara sırdaşlık ederek içlenme azminde hüzünlerden beslense de, onurdan yana idealleri yeşertecek ‘soylu bir hüzün romanıdır.

BİR DÖNEM ROMANI
Politik roman özelliğiyle öne çıkan Segâh Makamı, aynı zamanda odaklandığı döneme tuttuğu aynasıyla, 1970’lere dair ülke yapısı, yaşantı biçimi, aile-komşuluk ilişkileri, mahallenin gücü gibi -modern zamanlarda(!) aramıza çokça mesafe giren- bu ve benzeri olay-olgu-kavramlara dair önemli izler barındırıyor. Sanırım romanın karakterleri gibi 1960’larda doğanlar, hele hele bu yılları İstanbul’da yaşayanlar, yukarıda değinmeye çalıştığımız ‘politik romanın ne’liğine’ dair ‘bilimsel sorgulamalar’a girişmeksizin, duygularına kayıtsız kalamadan okuyacaklar Segâh Makamı’nı. Romanın başları ve sonraki gelişmeler, odaklanılan dönem’e dair önemli yansımalarla okuru sürüklerken; ‘çocuklarımız’ ilkokul, ortaokul derken büyümüş; önce lise, ardından üniversite yıllarında kendilerini ülkenin fırtınalı havasında ayakta durmaya çalışırken bulurlar. Roman, bir yerden sonra Cemil’in yaşantısıyla okuru da acı çemberine alan bir atmosferde gelişir. DAL’a dair (Derinlemesine Araştırma Laboratuvarı) mide burkan anlatılar, adı kayıtlara geçmiş geçmemiş nice insanımızın Cemil’deki temsiliyle okuru burkacak türdendir. Cemil’in, avukatıyla yaptığı görüşmeyi, tanımsız-yorumsuz bir şekilde aktaralım:
“Peki senin durumuna ilişkin merak ettiğin bir şey yok mu?’ diye sordu avukatı. Başında dikilen askere baktı. ‘Faşizmi yok edebilir misin Erhan Ağabey?” (s.432-433)
Maraş Olayları, 12 Mart darbesi, Prof. Bedri Karafakioğlu’nun öldürülmesi, 12 Eylül darbesi gibi onca acı, ölüm, kıyım, romanda bu döneme dair gerçekliklerden elden geldiğince beslenildiğinin önemli bir göstergesi. Yakın tarihimizdeki bu olaylar, romanda kronolojileri gözetilerek kurmaca içine yerleştirilmiş de diyebiliriz.
Okul, aile, sokak, mahalle, hapishane yaşantılarıyla asıl karakterleri merkezde tutan anlatıcı, onların yanına hep yeni karakterler ekliyor, özenle; tıpkı Mübarek Amca gibi:
“Çıkmışım akimin ününe… İç kaldırmam başımı, kunuşmadan dinlerim sülediklerini! Te yaşımdan başımdan utanaymışım! Devlet büyüne bida büyle küfürler etmeyeymişim. Tıpkı bizim Çingen Ismayıl gibi darbuka çalar durmadan, iç niyeti yok susmaa. (…) (s. 457)
Segâh Makamı, Esra Kahraman, Ayrıntı Yayınları, Ekim 2015, 555 sayfa

Son Düzenlenme Tarihi: 14 Aralık 2015 23:10
www.evrensel.net