Apoletler ve omuzlar, Yılmaz’lar ve Özdil’ler

Apoletler ve omuzlar, Yılmaz’lar ve Özdil’ler

Yazar Murathan Mungan, geçen akşam NTV’de Yekta Kopan’a konuk oldu. Erdal Öz Edebiyat Ödülü’nü alan Mungan, siyasi gündeme dair eleştirilerde bulunurken 12 Eylül ve yargılanması vesilesiyle önemli bir tespit yaptı: Apoletler değil, omuzlar değişti. Mungan’ın cümlesini birçok şekilde okumak mümk&uum

Sarphan Uzunoğlu

12 Eylül 1980 ve sonrasında gelen süreç en çok da Türkiye medyasını değiştirdi. Bu durumu “değişim” diye adlandırmak elbette yanında büyük sorunlar barındırıyor. Çünkü değişen Türkiye medyasından çok Türkiye sermayesinin cesaretinde meydana gelmişti, yoksa cüretkarlığı mı demeliyiz. Darbe sonrası “Çankaya’nın tombulu”nun da gelişiyle birlikte ortaya çıkan sermaye-medya iç içeliği bugün “yeni sermaye” ile yeni bir boyuta erişirken, 12 Eylülün asıl faillerinden olan büyük sermaye sahipleri Evren’in temsili yargısına uzaktan bakarak muhtemelen “vay enayiler” diyorlardır.

AZINLIK DİKTATORYASI

Doğan Grubu, Çalık Grubu, Gülen Medyası ve Karamehmet ile mahşerin son atlısı Doğuş Grubunun da katılımıyla apoleti takıp cebi dolduranlar kervanı genişledi. Özellikle son dönemde yaşanan ve gerillaları “kömür” yapan kimyasal saldırılar istatistik biçiminde sunulurken kahramanın “Mehmetçik” mi yoksa “özel” kimyasallar mı olduğu sorusunu en iyi yanıtlayacak olanlar elbette Fatih Altaylı ve Yılmaz Özdil değil; ancak her ikisinin de devletin işlediği bu cinayetlere getirecek “sulu şaka” içeren yorumları olduğu gün gibi aşikar.

Bu ülkede ne yazık ki medya mahallesine giremeyen, omzunda apolet taşımanın gururunu yaşayamayan bir kitle de var. Hatta, Güneşli’den yahut Doğuş Grubundan nasıl görünüyor bilinmez; ama bu kitle fikriyattaki “azınlık diktatoryası” diyebileceğimiz sermaye medyasını fazlasıyla “aşan” ve ondan “farklılaşan” bir kitle.

SİVİLLER DE APOLET TAŞIYABİLİYOR

İrfan Aktan’ın “Zehir ve Panzehir” isimli kitabında adı geçen Yılmaz Özdil’se o “çoğunluğun enter’ı, Kemalistlerin sevgilisi” Özdil değil. Bir Kürt yurttaş. Bu Yılmaz’ın hikayesi değişik. 1979 doğumlu. Hakkari’nin Yüksekova ilçesine bağlı Yeşildere mezrasında doğmuş. Kendisi de belirtiyor: O da tüm Kürt erkekleri gibi nüfusa biraz geç yazdırılmış, askere geç gitsin diye.

Türkçe doğal olarak ana dili değil, onu okula gelmeden bir yıl önce yetişkinler için açılan dil kursunda öğreniyor. İlk komutanıyla askeriyede değil, yatılı bölge okulunda tanışıyor. Sivillerin de apolet taşıyabileceğini orada görüyor. Okulunu birincilikle bitirmiş; kazandığı lise müdürü ona (Muhtemelen bugün adaşının okurudur) “Siz nasıl böyle bir lise kazandınız” demiş.  Bir keresinde bir kasiyer verdiği parayı kabul etmemiş. Kız arkadaşları tarafından Kürt olduğu için masada yalnız bırakılmış ve geçmişine baktığında gördüğü eksiklikleri öğretmen olarak tamamlamaya karar vermiş. Milli eğitimin okulunda “gayri milli” bir öğretmen olmuş. Öğretmenlikten sonra İstanbul’a gitmiş ve işsiz kalmış. İşsizliğini acısını tanıdığı bir kentte yaşamak için de Yüksekova’ya geri dönmüş.

Diğer Yılmaz bu sırada ne yapmış derseniz, Kürtleri “eşek”lere benzetmesi, Leeds’lilerin ölümlerinden sonra attığı fer fecir manşetler yetmezmiş gibi birkaç adım daha ileri giderek Hürriyet’te aldığı köşesiyle köşeyi dönmüş. Oysa ta kendisi, Star’dayken Aydın Doğan’la gayet “seviyeli” bir küfürleşmenin baş aktörüymüş.

Biri Yüksekova’da biri İzmir’de doğan, Türkiye’nin temel karşıtlıklarını satır aralarında değil, kalemlerinden çıkan satırlarda bambaşka iki coğrafyanın gerçekliğini yansıtan bu iki “adam” her anlamda farklı tarihsel gerçekliklerin ürünü olsalar da kaderlerini birleştiren bir şey var. Aynı ülkede yaşamanın onlara yaptığı azizliğin de ötesinde bir şey: İsimleri.
Bugün, öldürülen gazetecilerin ve siyasetçilerin de adaşları beyaz gömlekleri ve lacileriyle plaza koridorlarında havalı yürüyüşlerine devam ediyorlar. Herkes hayranlıkla onları izlerken, biz öldürülenlerin mezarlarına gidiyoruz. Çünkü bir kısmı plazaların ışığıyla gölgelerini büyütmeyi tercih ederlerken, diğerleri o gölgelerin altında gün geçtikçe küçülmeyi kendilerine yedirebiliyorlar.

Mungan’ın bahsettiği tüm o apoletler, omuzlar değişse de sabittir. Kimin omzuna konarsa onu kendine benzetmektedir.  Bugün, adları aynı olsa da kaderleri bambaşka olan insanların bir kısmı sermayenin, bir kısmı “hakim ulus kimliğinin”, bir kısmı “yasaların”, bir kısmı “cemaatlerin” güvencesindeyken diğerleri bir Encü olup sınırı aşarak bambaşka bir ülkeye göçmek zorunda kalıyorlar.

Her ne kadar bu ülkede belki de onlarca Yılmaz Özdil olsa da bize sahibinin sesi, parlak apoletlisi kalıyor. Belki de sırf bu yüzden, 12 Eylül mahkemesinde apoleti söküldüğü düşünülenler sadece apoletlerini devrediyorlar. Belki bir Kemaliste belki bir cemaat mensubuna…

www.evrensel.net