Evren’in amacını AKP gerçekleştiriyor

Evren’in amacını AKP gerçekleştiriyor

12 Eylül darbesiyle, günümüzün siyasal perspektifi arasında güçlü bir bağlantı kurmak mümkün.Örneğin özelleştirmelerden başlayarak neoliberal paradigma ve yaklaşımların, bazı küçük revizyonlarla birlikte 12 Eylülden beri egemen olduğu söylenebilir.Ya da Kürt sorununda topyekün

Arif Koşar

Örneğin özelleştirmelerden başlayarak neoliberal paradigma ve yaklaşımların, bazı küçük revizyonlarla birlikte 12 Eylülden beri egemen olduğu söylenebilir.

Ya da Kürt sorununda topyekün savaş politikasının, yine bazı istisna ve zikzaklara rağmen bir biçimde devam ettiğinden söz edilebilir.

Peki, kültürel yaşam açısından 12 Eylül ve günümüz arasında nasıl bir bağlantı kurulabilir? İşte bu konuyu, ancak konunun sınırlarını esneterek ve 4 Nisanda başlayan 12 Eylül davasıyla birleştirerek ele alıyoruz. Konuğumuz ise Evrensel Kültür Dergisi Genel Yayın Yönetmeni Aydın Çubukçu.

12 Eylül ideolojik ve kültürel yaşamda neleri değiştirdi, nerelerden başladı?

Aslında 12 Eylül cuntasının en büyük icraatlarından biri sayılır kültürel alanda yaptıkları. Bir şeyin farkına varmışlardı ya da öyle düşünüyorlardı; 12 Marttan beri toplumsal ‘huzursuzluk’larda eğitim sistemindeki kimi unsurların rol oynadığına inanıyorlardı. 12 Martta telaffuz edildi, “Evrim teorisinin okullarda okutulması devrimci fikirlere yol açıyor” diye. 12 Eylül bunun gereğini yerine getirdi ve evrim teorisi biyoloji derslerinde ikinci plana atıldı. Yaratılış teorisinin okutulmasına başlandı. Bu en sivri örneklerden biridir. Ama bu kadardan ibaret değil eğitim alanında yapılanlar.

Başka neler yapıldı? YÖK’ü mü kastediyorsunuz?

YÖK’ün kurulmasından başlayarak liseler, ortaokul ve ilkokullara kadar uzanan müfredat değişikliği ve yönetim anlayışı değişikliği getirildi. Özellikle üniversiteler tam bir zapturapt altına alındı. Öğretim görevlilerinin ve öğrencilerinin siyasetle ilgilenmelerini yasakladılar. Diğer bir icraat “Türk Dil Kurumu (TDK) ile Türk Tarih Kurumunu (TTK) tek bir Atatürk Tarih Kurumu haline getiriyoruz” diyerek yaptıkları kapatma. Bunun sebebi de; TDK ve TTK Atatürk’ün mirasıyla ayakta duran iki kurumdu. Ama özel alanlarda yaptıkları çalışmalarla, kimi zaman özellikle TDK, resmi ideolojinin dışına çıkabiliyordu. Çünkü, TDK’de edebiyatçılar, sanatçılar, dil bilginleri bulunuyordu ve bunların 12 Eylül rejimiyle aralarının iyi olması beklenemezdi. Kurumu kapatamayacakları için (çünkü Atatürk kurmuştu) TTK ile birleştirerek yenilediler, yönetimlerini seçtiler ve bundan sonra doğrudan doğruya resmi ideolojiye bağlı kişilerden oluşması için gerekli tedbirleri aldılar. Üniversitelerde Türk İslam sentezi diye ifade edilen bir ideolojiyi hakim kılmak için, ama bunu açıkça kabul ettiklerini de ilan etmeden, gerekli bütün düzenlemeleri yaptılar. Yani, yönetim kademelerine doğrudan bu ideolojiyi savunan kişileri getirdiler. Müfredatlar buna göre düzenlendi. Hatta YÖK kanununda, üniversitelerin başlıca amacının Türk milletine bağlı, Atatürkçü düşünceye bağlı öğrenciler yetiştirmek olduğu kaydı düşüldü. Bir teknik üniversitede yahut sosyal bilimler fakültesinde yetişecek öğrencinin bilimsel formasyonundan daha önemli olarak ‘milletine’, ‘vatanına’ bağlı, Atatürkçü düşünceyi savunan öğrenci olması koşulu aranıyor idi. Bu açıkça yazılmıştır. Ama bütün bunlar kağıtlara dökülmüş, görünen, “12 Eylül rejimi kültür alanında neler yapmıştır” dediğimizde görülen şeylerdir. Bundan daha önemlisi toplumsal çapta genel bir korku psikolojisi yaratmak, devlete boyun eğen bir ruh halini hakim kılmak, bunu sürekli bir durumda tutmak için yapılanlardır ki, bunların kaydı kuydu yoktur. Ama bütünüyle baktığımız zaman TRT’nin programlarından genel olarak medyanın yönetilmesine, basın yayın araçlarının program tercihlerine kadar, bu amacın yerine getirilmesi için filmlerin, dizilerin, şarkıların hangilerinin olacağına dair karar verici bir merciinin bulunacağına dair kuşku duymamalıyız.

12 Eylül denince bir de akla zorunlu din dersleri gelir. Bunun nasıl bir etkisi olmuştur?

Dinin siyasal bir araç olarak kullanılması ve kaderciliğin yanı sıra insanoğlunun kendi emeği ve gücüyle bu dünyada hiçbir şey yapmadığı ve yapamayacağı düşüncesini beslemek üzere de kullanıldı. “Aslında biz hiçbir şeyiz. Gidişatı değiştiremeyiz, gelmiş geçmiş her şey bizim dışımızda olmuştur ve bundan sonra da böyle olacaktır” yaklaşımı etkin kılınmak istendi. Bunun yanı sıra da insanların kendilerine güvenlerini sarsmanın en önemli yönü insanların gelecek duygusunun yok edilmesidir. 12 Eylül insanların gelecek duygusunun köreltilmesine yönelik özel bir önem vermiştir. Sanıyorum bunu da, yabancı uzmanların, kitle iletişiminden anlayan uzmanların yönettiği bir proje dahilinde yapmışlardır. Yoksa, bunu Türkiye’de bu kadar sistemli yapacak kurum da kişi de yoktur. Gelecek duygusunun yok edilmesi, “Yarın yoktur, dün sadece kötülüklerden ve masallardan ibarettir, önemli olan bugündür, bu andır” temalı pek çok şey; film, şarkı, dizi, konferans ve buna hizmet eden postmodern ideolojinin yaygınlaştırılması çok sistemli bir çalışma olarak görülüyor. Yani “Şimdiki an önemlidir, gelecek hayalden ibarettir, geçmiş yalnızca masaldır”. Böylece, bir gelecek hayali kurmak ve bunu gerçekleştirmek için mücadele etmek başından mahkum edilmiş oluyordu. Bunu Özal’ın liberal dönemiyle birlikte postmodern yazının geliştirilmesiyle son derece ileri bir noktaya taşıdılar. Bunun rastgele olduğu, bir moda halinde Türkiye’ye geldiği söylenemez; çünkü postmodernizm dünyada modası geçmiş bir akımdı. 1980’lerin ortalarında Türkiye’de edebiyatta, mimaride, sanatta moda olması ancak bilinçli bir tercihin ürünü olabilir. Bu da Türkiye’de 12 Eylül rejiminin uyguladığı kültürel programın icabı olarak görülmelidir.

Korku psikolojisi yaratmak, devlete boyun eğen bir ruh halini hakim kılmaktan bahsettiniz. Yani otoriter, kutsal ve güçlü bir devlet algısı yaratılırken diğer yandan devletin, örneğin “Devlet ayakkabı mı üretir” mantığıyla küçültülmesi, sosyal ve ekonomik alandan çekilmesi. Bu nasıl bir ideolojik bileşim oldu?

Zaten Özal bunu ortaya atarken şunu söylüyordu: Küçültülmüş ama güçlü devlet. Yani ne bakımdan küçültülmüş. Diyelim; sosyal politikalar bakımından kesinlikle budanmış bir devlet. Yani özelleştirmeler, kamu iktisadi teşekküllerine yöneltilmiş bir plan icabı yürütülürken devletin küçültülmesinin icabı olarak söyleniyordu. Diğer yandan polisin güçlendirilmesi, bürokrasinin daha katı kurallara bağlanması, Kenan Evren’in deyişiyle “Devletin cıvatalarının sıkılması”, çünkü “Laçka olmuştur, gevşemiştir” diyordu, bu anlamda güçlendirme iken, kapitalizmin önünü açmak için sosyal ve ekonomik anlamda devlet geri çekildi. Aslında burada devlet küçültülmedi, o merkezi otorite organı ve baskı aygıtı olarak yüklendiği işlevi daha sağlam bir biçimde yerine getirecek bir biçimde donatıldı. Bu bir propagandadan ibaretti ve pek çok liberal o dönemde Özal’ın çocuğu olarak, devletin küçülmesi ve 12 Eylül’den çıkışın yolu olarak Özal’ı alkışladılar. Oysa, bu devletin küçülmesi değil sosyal görevlerinin budanmasıyla ilgili bir çalışmaydı.

Genellikle günümüz toplumunu, özellikle de gençlik kuşağını tarif ederken, “12 Eylül sonrası yaygınlaşan bireycilik, bencillik...” gibi ifadeler her tahlilin başında yer alır oldu. Bu ne ölçüde doğru?

12 Eylülün bütün toplum kademelerinde olduğu gibi gençlik üzerinde de kalıcı etkileri olmuştur. Gençlik, sürekli bir toplumsal kategori değil, her sene değişen bir akışkanlığı var. Yani, bu senenin genci 3 sene sonra genç değil ama bu duygu ve kavrayış tarzı devam ediyor. Bunun nasıl sağlandığına bakmak lazım. Onu da gerek üniversitelerdeki düzenlemelerle, ayrıca toplumun her gün doğrudan doğruya karşılaştığı, kitle iletişim araçlarıyla bunun propagandasını yaparak sağladılar. Yani hem kurumlar aracılığıyla hem de gündelik propaganda, ajitasyonla sağlanmış bir şeydir. Sürekliliğini sağladılar. Kuşaktan kuşağa geçerken etkisini fazlaca sürdürdüler.

Şimdi 12 Eylülün yargılanması gündemde. Ya da şöyle soralım. 12 Eylülün yargılanması gündemde mi?

12 Eylülün yargılanması demek iki generalin mahkemeye çıkarılması ve “Ne yaptınız paşam anlat” demek değil. 12 Eylül, bütün toplumsal sonuçlarıyla yargılanacaksa eğer, ondan sonra çıkan bütün yasalar, küreselleşmeye Türkiye’yi adapte etmeye çalışan bütün düzenlemelerin yargılanması, parlamentoya getirenlerin yargılanması gerekir. Şimdi, işkenceciler yargılansın, tamam; generaller de yargılansın ama 12 Eylül’ü 12 Eylül yapan asıl şey bugün sürmekte olan işçi haklarındaki erime, yoksullaşmadır, sosyal haklardaki gerilemedir, bütünüyle özelleştirmelerdir. Bütün bunlar yargılanmadıkça 12 Eylül yargılanıyor denemez. Sadece teknik bakımından 12 Eylül’ün başında olan komutanlar yargılanacaktır. Bu da bazılarını tatmin eder ama halkın asıl aradığı bu değildir.

“AKP 12 Eylül ürünüdür. Bu nedenle AKP 12 Eylül’ü yargılayamaz” deniyor. Sizce de öyle mi?

12 Eylül’ü demin söylediğimiz biçimde yargılamayı AKP yapamaz. Sadece işkenceciler ve generallere uzanan teknik bakımdan yargılama yapılabilir. Bu kadarı da çok da fena değildir ama 12 Eylül yargılanıyor diye biz bunu alkışlayamayız.

12 Eylül’le gelen zorunlu din derslerinden, evrim teorisi yerine yaratılış teorisinin okullarda müfredata konulmasından bahsettiniz. Geçtiğimiz hafta, eğitimde 4+4+4 düzenlemesi ile Kur’an-ı Kerim ve Hz. Muhammed’in hayatı seçmeli ders olarak müfredata eklendi. 12 Eylül darbecilerinin yargılanması da bu hafta başladı. Yargılama mı ağır basıyor yoksa devamlılık mı?

İlk defa din dersinin zorunlu hale gelmesi 12 Eylül döneminde olmuştur, Kenan Evren’in bir uygulamasıdır. Bunda apaçık bir amaç vardı. Öğrencilerin dinle ilgilenmeleri onları anarşiden uzak tutacaktı. Anarşi dedikleri şey doğrudan toplumsal sorunlarla ilgilenmek, mücadele etmek ve örgütlenmekti. Onların gözünde anarşi budur. “Din ve ahlak eğitiminden geçmiş çocuklar” fikri, doğrudan doğruya askeri yönetime aittir. Şimdi aynı şeyi Recep Tayyip Erdoğan, dindar gençlik-tinerci gençlik karşılaştırmasıyla söylüyor. Yani anarşistlerin yerini tinerciler aldı şimdi. Amaçları aynıdır; karşılaştırılan ya da korkunç alternatif olarak gösterilen diğer durum bir yana bırakılırsa o değişmiştir ama amaç değişmemiştir. Gençliğin, Kenan Evren’in tanımı daha gerçekçidir, itiraz etmeyen, örgütlenmeyen, sosyal konularda ilgisiz kalan bir gençlik olması. Dindar gençlik profilinin asıl amacı budur. Buradan bakınca Kenan Evren’in amacının AKP tarafından gerçekleştirildiğini söylersek yanlış olmaz. Onların bıraktığını bunlar tamamlamaktadır.

Peki ya Kenan Evren yargılanıp mahkum edilirse?

Kenan Evren cezaevine girerse, “Kendi cezaevinde ama düşünceleri iktidarda” deriz. Adamın en güçlü savunma yaklaşımı odur. “Beni ne diye yargılıyorsunuz, benim çocuğumsunuz, sizi ben yarattım ve hâlâ benim izimden gidiyorsunuz” demesi kuvvetli bir savunma olur ve ben bunu desteklerim.


KİM BİLİR?

Şarkıcılar dediniz?

Mesela, 12 Eylül’ün hemen ardından, 80’den 81’e geçerken yılbaşında TRT, Kibariye denilen bir şarkıcıyı ekranına çıkardı. Bunlar birbirine bağlı olduğu için Kibariye’nin adını anıyorum. Kibariye’nin şarkısının adı ‘Kim bilir’ idi. Koyu bir umutsuzluk, yılgınlık ve yerlerde sürünen bir ruh halini yansıtan bu şarkıyı daha sonra pek çok şarkıcı yorumladı, söyledi. Onun telafuzuyla ‘Kim Bilir’ şarkısı yaygın bir şekilde söylenmeye başlandı. Şöyle sözleri vardı: “Ufkumda doğan güneş, bu sabah batacak mı? Kim bilir?” Güneşin doğacağından bile şüphe eden, ne olacağını bilmeyen bir ruh halindeki insanı anlatan bu şarkı, bütün toplumun bir bilinmezlik içinde olduğunu, hiçbir şeyin kontrol edilemeyeceğini söyleyen genel ideolojiye çok uygundu. 

OXFORD VARDI DA...

80 sonrasında arabeskin yaygınlaşmasından mı bahsediyorsunuz?

Arabesk de ama özel olarak bu şarkının popülerleştirdiğini düşünmem için çok sebep var. Aynı dönemde mesela aydınlar dilekçesi yazılırken, Kenan Evren meydanlarda aydınlara veryansın ederken İbrahim Tatlıses çıktığı programlarda cehaletin övgüsünü yapıyordu. “Ben okumamışım”, “Oxford vardı da ben mi okumadım”, “okumam yazmam bile yoktu” ama “ben imparatorum” şeklinde cehalet övgüsü başka bir unsur olarak sürekli halde vurgulandı.


MARKSİZMİ ARAŞTIR AMA MARKSİZMİ OKUMA

Son olarak, 12 Eylülün ideolojik yaşamda, mesela günümüz üniversitelerinde nasıl bir etkisinden bahsedilebilir?

Mesela üniversitelerde solcu öğrenci ve öğretim görevlilerinin pek çoğunun post-Marksist olması, Frankurt okuluna bağlı düşünürlerin eserlerini Marx’tan, Lenin’den daha çok önemsemeleri, bir Amerikan modasıdır, İngiliz modasıdır, Avrupa’da gelişen solun Türkiye’ye taşınmasıdır, ama neticede bir solculuk yapıldığı duygusu verdiği için baş edilmesi oldukça da zordur. Bu eğilimlerin Türkiye’de tutulmasının kökenlerine baktığımızda, yine 12 Eylülü buluyoruz karşımızda. Özel üniversiteler başta olmak üzere, Boğaziçi Üniversitesi ve Orta Doğu Teknik Üniversitesi, buralardan yayılan postmarksist düşünceler, Marksizmi bir biçimde yalnızca gündelik hayatın teorik eleştirisine indirgeyen akımlar, bunların egemen hale getirilmesi kanal açma yöntemiyle olmuştur. Yönlendirilmiştir öğretim görevlileri ve öğrenciler. Çok iyi bildiğim birkaç örnek var ODTÜ’den. Öğrenci, Marksizmi araştırmak istediğini pekala rahatlıkla hocasına söyleyebiliyor. Hocası önüne kütüphane dolusu kitap yığıyor, arasında Marx yok. Marx üzerine yazılmış bir sürü şey var. Kimler var bunun arasında? Foucault var, Derrida var, Bourdieu var. Postmarksizm denilen şey aslında Marksizmin özüyle yani onun devrimci sınıf mücadelesine ilişkin yönleriyle hiç alakası olmayan ama diyalektik materyalizmi gündelik kültür olaylarına, insan bilincine, özel ilişkilere uygulayan, oradan bir teori üreten akımlara yol açılmıştır. “Marksizmi araştırmak mı istiyorsun, hay hay” diyorlar öğrenciye. “Önce şunları oku bakalım. Marksizm üzerine dünya dolusu kitap yazılmış. Sen Marx’ı anlamak için önce bunlara bir bak. Çünkü çok geniş perspektifler açılıyor” diyor. “Şu makaleyi oku, şu kitabı oku”, Marx’a 10 senede sıra gelmez. Ve öğrenci Marksizmi araştırdığını sanır, hatta oradan tez de yazar. Kitap da çıkartır, kendince Marksist de olur, ‘özgür’dür yani.

YARIN: Nilgün Türkler Soydan

www.evrensel.net