Emin Alper, ödüllü ikinci filmi ‘Abluka’yı anlattı: Gerçek  hayatta  abluka  daha sert

Emin Alper, ödüllü ikinci filmi ‘Abluka’yı anlattı: Gerçek hayatta abluka daha sert

Devrim ACAROĞLU 
Çağdaş GÜNERBÜYÜK 
İstanbul 

Tarlalarına girildiğine inanan bol erkekli bir ailenin tepenin ardındaki Yörükleri düşman seçip silah kuşanması, üç yıl öncenin en ses getiren filmlerinden birinde anlatılıyordu. Emin Alper, bol ödüllü Tepenin Ardı’ndan sonra Abluka ile Venedik Film Festivali’nden itibaren yine ödülleri toplamaya başladı. Bu kez olaylar abluka altında bir mahallede, iki uyumsuz kardeşin etrafında geçiyor; baskıcı bir devlet, gizemli bir örgüt ve giderek büyüyen cinnet hali... Gerçeğin kurmacayı geride bıraktığı distopya, yönetmenin deyişiyle politik psikolojik gerilim Abluka, 6 Kasım’da vizyona girdi. 

Abluka’nın hikayesi nasıl peydahlandı?
’90’lar Türkiyesi filmin temel ilham kaynağıydı. 2000’ler başında taslak olarak çıktı. O yıllarda Hisarüstü Mahallesi’nde yaşadığım deneyimlerin de bir katkısı olmuştur. Kafamda ilk canlanan karakter Kadir karakteridir. Muhbir vatandaş Kadir ve onunla birlikte çöplerde bomba malzemesi arama fikri. 

Onu bir yerde mi okudun? 
Yok, hatırlamıyorum. Belki bir yerde okumuşumdur. Öyle bir istihbarat yöntemi yok bildiğim kadarıyla. Hayali çöpte bomba fikriyle beraber distopik bir ortam, tam gerçek Türkiye olmayan daha paralel bir Türkiye tahayyülü gelişmeye başladı. ’90’ların bir tür distopya olması da bunu kendi başına kolaylaştırıyor. Dönem dönem boğucu distopya akımlarının içinde hissetmemiz kendimizi filmin hafif distopik atmosferini kurgulamama neden oldu. Hafif diyorum çünkü filmin bir ayağı gerçeğe dayanıyor. Ahmet’in hikayesi bağımsız gelişmişti ama sonra bir yerde buluştular onlar da. 2000’lerin sonunda senaryoyu yazdım ama fikirlerin pek çoğuna sadık kaldım. Bir taraftan çok tanıdık diğer taraftan zamanın, mekanın belli olmadığı hafif distopik, karanlık, klostrofobik evren tasarlama fikri en başından beri vardı. Abluka aslında bir yanıyla bizle diğer yanıyla evrenle bir şey anlatıyor. Peru’da, Arjantin’de de geçen bir hikaye olabilirdi. Benim için öyle bir anlamı var. 20. yüzyıl, bu tip iç savaşların, devlet baskısının yoğun olarak halkın üstüne çöktüğü dönemlerle tanıdığımız bir yüzyıl çünkü. Belli bir döneme yormamak için politik aktörlerin ismini vermemek hikayeyi Türkiye tarihi için genelleştirdi. ’80’ler de olabilir, ’90’lar da bugün de olabilir. Ki bugün oldu zaten maalesef. Hikaye bu.  

Ama şunu da söyleyeyim. Bu bir yandan iki kardeş hikayesi. İşin politik tarafı çok ön plana çıkıyor. Ben de bu tip muhabbetlerde kendimi kaptırıyorum ama filmin aslında dolaylı manada politik olduğunu söylemeliyim. Filmi bu nedenle ‘politik psikolojik gerilim’ diye tarif ediyorum. İki apolitik karakter üzerinden bir şey anlatıyor. Politikayı daha çok filmin fonu olarak kullanıyor ama bu ortama dair de bir şeyler söylüyor. Özellikle devlet otoritesine karşı bir şeyler söylüyor. Ama devlet otoritesi kadar küçük insan dediğimiz; devlet aygıtının bir aparatçiği haline gelmiş, otoriteyi sorgulayamamış, onun mağduru olmuş küçük insan.

Mahalle girişinde bir arama noktası var. Araçlardan indirilen insanlar aranıyor falan. Ablukadan kasıt bu uygulama mı? 
Abluka konseptini kurarken Cezayir İç Savaşı filmini tekrar izlediğimi hatırlıyorum. 

İşgal yani bir tür... 
İşgal, iç savaş... Mahalleye yabancı bir gücün yerleşmesi durumu. Duvar yazısından anladığımız kadarıyla güvenlik noktası diye tabir edilen şey belli ki devletin “Sizin güvenliğiniz için” sunduğu bu nokta mahalleleri birbirinden izole eden, segrege eden bir rol oynadığını ve insanların hayatını güçleştirdiğini anlıyoruz. “Güvenlik noktası tecrit demektir” diyordu duvar yazısı.  

Ablukayla en genel anlamda güvenlikçi politikalara referans veriyor. İç savaş ortamında devletin sahip olduğu tek perspektif, “Teröristleri yok etmek, temizlemek” ve orta sınıflar için güvenli alanlar yaratma diye tabir edeceğimiz bir tür parçala, yönet politikası. 20. yüzyılda bütün polis devletlerinin uyguladığı güvenlikçi politikaları özetliyor.  Abluka lafını sevmemizin nedeni, mahallenin abluka altında olmasının yanında insanların psikolojik ablukalarını da anlatmış olması. Hem Ahmet hem Kadir karakterinin psikolojilerinin abluka altında olduğunu söyleyebiliriz. Sürekli Ahmet’in evinin etrafında dolaşan Kadir’in de Ahmet’i bir tür abluka altına aldığını da söyleyebiliriz. Bunlar, makro düzeydeki ablukayı, bireysel, mikro düzeyde yansılayan deneyimler. 

Kısa zaman önce Cizre’de, Nusaybin’de, başka şehirlerde gördüğümüz ablukayla karşılaştırırsan sizin ablukayı ne dersin? 
Gerçek hayattaki abluka çok daha sert, vahşi tabii. Bizdeki daha çok izole eden bir abluka. Orada ise bir hakimiyet savaşıydı. Ve bütün bu süre boyunca içeride yaptıkları pislikleri örtmek için yapılan bir ablukaydı. 

GÜVENİLMEZ ANLATICININ GÖZÜNDEN 

Gecekonduların karşısındaki gökdelenlerde patlama oluyor ve anlıyoruz ki gecekondu bölgesinden düzenleniyor bu iş. Bomba yapan bir örgüt var mahallede. Böyle düşününce devlete hak versen verirsin. Belki örgütün amacını falan bilseydik en azından iyiler mi kötüler mi bilseydik...  
Çok şüpheci bir yaklaşım olur bu bence. Bombayı niçin patlattıklarını bilmiyoruz. Bu konuda bir şey yok filmde. Film bir örgüt mensubunu anlatmaya çalışmıyor. Olayları gördüğümüz prizma Kadir’le Ahmet’in prizması. Kadir’in gözünün ne kadar güvenilmez olduğunun giderek daha çok farkına varıyoruz. Olayları daha nesnel yorumlayan bir üçüncü göz yok. Her aşamasında da Kadir’in gözünden dünyanın ne kadar çarpık ve yanlış olduğunu görüyoruz. Unreliable Narrator, güvenilmez anlatıcı ile söylüyor söyleyeceğini film. İkincisi hem Hamza hem de Vahap karakterinde çizilen nahoş devlet otoritesi bunun meşru bir öz savunma olmaktan fazlası olduğunu açık bir şekilde söylüyor. Güvenlikçi zihniyeti net bir şekilde görüyoruz. Beceriksiz, otoriter, çaresiz... Bulabildikleri en son yöntem çöpleri karıştırmak olan bir devlet. Belli ki o bölgede hiçbir kontrolleri yok. Acz içindeler. Duvarlarda yazılar var, barikatlar kuruluyor, çatışmalar oluyor. Burada devleti meşrulaştıracak hiç bir şey yok bence.  

Örgüt üzerinden hiç bir şey söylenmiyor, bu doğru. Zaten hikaye orada. Örgüt üzerinden bir şey söylenmeden, polis ve devletin tavrından bu dünyanın nasıl bir dünya olduğunu biliyoruz. Çünkü hafızamız var. Bu filmin kimin tarafından izleneceğini bilen biri olarak seyircinin kolektif imgelemine yaslanıyorsun. Böyle bir dünya çizdiğin zaman devletin orada vatandaşı koruma refleksi içerisinde olmadığını anlıyorsun. Cezayir savaşındaki gibi bir tür işgal, bir tür kolonizasyon, en iyi ihtimalle segregasyon. 

Ayrıca Ahmet’in hikayesini de metaforik düzeyde okumak lazım. Orada eline silah tutuşturulup köpek itlafında görevlendirilmiş insanların yaptıkları aslında bir tür terörist avı. Devlet sürekli sokakları temizlemek misyonu biçiyor kendisine ve o adamların dünyasını altüst eden bir şey yaşanıyor orada. Düşmanına dost olan bir durumla karşılaşıyor Ahmet. İtlaf edilmiş köpeklerin çukura üst üste yığılması görüntüsünü, devletin kaybettiği insanlar olarak okumak lazım. Açık bir şekilde, devlet otoritesi küçük insanları birtakım düşmanlar bulmaya itiyor. Düşmanların kim olduğuyla ilgilenmiyorum. Tepenin Ardı’da da Yörüklerin ne yaptığıyla ilgilenmiyorduk.  Örgüt, islamcı dışında herhangi bir örgüt. Devrimci ya da etnik, hiç önemli değil. O konuda fikir versek filmin odağı kayardı. Oysa biz devlet tarafından paranoyaya itilmiş, kullanılmış, iki zavallı insanın hikayesini anlattık. 

GECEKONDU MAHALLESİ PEK KALMAMIŞ

Şahintepe’yi nasıl seçtiniz mekan olarak? 
Valla, çok mekan gezdik. Sanat Yönetmenimiz İsmail gösterdi bize. En çok hoşumuza giden burası oldu. Zaten gecekondu mahallesi kalmamış İstanbul’da. Ya küçük küçük mahallelere dönüşmüşler ya da üç dört katlı evlere ya da şirin köycüklere dönüşmüşler, bahçelerinde çiçeklerin açtığı... Aradığımız distopik ortama en çok Şahintepe uyuyordu. Etrafının yüksek katlı binalarla çevrili olması senaryoda olmamasına rağmen görünce kullandık. Mekan çok uygun ama çok zorluydu. Soğuk, çok esiyor. İstanbul’da bir şey yok orası sürekli yağışlı. Isınacak yeriniz yok doğru düzgün. Lojistik sorunu çok yaşadık. Sadece soba var her yerde. Birilerini önceden gönderip sobayı yaktırıyorduk falan dinlenmek için. 

Son Düzenlenme Tarihi: 07 Kasım 2015 09:27
www.evrensel.net