KESK, birleşik mücadele ve biber gazı

KESK, birleşik mücadele ve biber gazı

28-29 Martta KESK grevdeydi ve Ankara’daydı. Kamu emekçilerinin sendikal haklarını düzenleyen 4688 sayılı Yasa ile 4+4+4 şeklinde formüle edilen ve eğitim sisteminde köklü değişiklikler getiren yasaya karşı tepkilerini göstermek istediler. İllerinden Ankara’ya gitmek üzere yola çıkan (çıkmak isteyen) emekçiler,

Kemal Bilginer

Yaşanan bu eylemlilik süreci kuşkusuz “olay soğuduğunda” “salim kafayla” tekrar tekrar ele alınıp değerlendirilecektir. O zaman daha doğru tespitler yapılabilecek alınması gereken dersler daha net olarak ortaya konabilecektir. Ancak henüz alanlardan ve emekçilerin üzerinden biber gazı tüterken, ciğerlerimiz, gözümüz yanarken bu eylemin örgütlenme sürecini/anlayışını ele almak çok hızlı ilerleyen/değişen gündem karşısında (AKP’nin yangından mal kaçırırcasına hareket etmesi karşısında ) hızlı olmak adına bir gerekliliktir. Artık kaybedecek zamanımız yoktur.
Biliniyor. 4688 sayılı Yasa ve 4+4+4 eğitim ‘sistemi’ bu gün AKP eli ile hızlı bir biçimde uygulamaya konan neoliberal politikaların gereği olan düzenlemelerdir. Esnek ve güvencesiz çalışma hayatının ve bunların getirdiği her türlü yıkıma karşı emekçilerin örgütlenme, direnme olanaklarının yok edilmek istendiği düzenlemeleri içermektedir 4688 (zira torba yasa da öyle).4+4+4 ise Başbakanın ‘Dindar gençlik istiyorum’ söyleminin akabinde gündeme getirilmiş, sistem ‘dindarlık’ ve din ekseninde tartıştırılmış asıl olarak gençliğin neoliberal politikalar gereği gelecekte nitelikli ucuz örgütsüz iş gücü/köle olmasının sağlanabilmesinin görülmesi engellenmek istenmiştir. Ayrıca bu sistem eğitim emekçilerinin esnek güvencesiz çalıştırılmaları için getirilen diğer düzenlemeleri tamamlayıcı olarak ta değerlendirilmelidir.
İşçi sınıfı ve emekçilerin kazanılmış ne kadar hak (kırıntısı) varsa göz diken onları ve çocuklarını köleleştirip dinci/gerici bir dünya algısına hapsederek sınıfsal egemenliğini daim kılmaya çalışan ülkemiz egemen sınıflarının böylesine kapsamlı topyekün saldırısına karşı sınıfın/emeğin tüm örgütlerinin (örneğin KESK’in) bütün emekçileri birleştiren kapsamlı bir karşı koyuşu örgütlemesi kaçınılmaz bir görevdir. Zira bir emekçi örgütünün (Örneğin bir sendikanın) sınıftan yana olup olmadığının ölçütü budur. İşte bu perspektiften bakıldığında KESK in (Hem de sokaklarda mücadele içinde doğan, mücadeleci bir geleneğe sahip olan bu günde bu özelliğini sürdürme iddiasında olan KESK’in) tüm emekçileri farklı sendikalarda örgütlü olsalar da birleştiren diğer konfederasyonları birlikte hareket etmeye çağıran, (Ortak tutum alınabilecek konularda hiç değilse, örneğin 4+4+4 konusunda Eğitim-İş’le ortak bir tutum alınabilecekken bu yapılmamıştır) onlara karşı ‘çağrıcılık’ misyonu üstlenen değil, (Ben yapıyorum sen de gel! Deyip, birlikte hareketi işin başında engelleyen tutum) karşı duruşu birlikte örgütleyen bir konfederasyon olması beklenir. Bu sınıf perspektifinden bakışın gereğidir. Rehber daima sınıfın mücadelesinin ihtiyaçları olmak zorundadır. Oysa KESK ( ve Eğitim Sen çünkü KESK biraz da Eğitim Sen demektir) 21 Aralık 2011 grevindeki ‘çağrıcılık’ misyonu adı altındaki birlikte örgütlememe sınıf dışı tutumunu 28-29 Mart grevinde de göstermiş (Hem de işyerlerindeki emekçilerin birlikte mücadele istemlerine rağmen) ve karşı duruşu daraltan bir anlayış sergilemiştir. Bu ‘solculuktur’ ve sınıf sendikacılığının dışına çıkmaktır. Bir kez daha yinelemekte yarar var KESK solcuların değil emekçilerin konfederasyonudur! Kendine güvenen emekçilerin gerçek sınıf örgütü olduğu iddiasını taşıyan hiçbir yapı ittifak halinde hareket etmekten kaçmaz bu ona halel getirmez aksine güçlendirir.
Eğitim Sen ve KESK in mücadele anlayışını “anlamak” da açımızdan pek mümkün olamadı bu süreçte. Kendini alenen gösteren tehlikeye karşı, yasa tasarıları Meclis Genel Kuruluna gelmeden mücadele hattı örmek yerine Genel Kurulda AKP’nin parmak “demokrasisine” teslim olmak neyin nesi? Polis saldırısına yiğitçe direnen emekçilerin karşısında KESK ve Eğitim Sen MYK’sinin vermesi gereken bazı hesaplar var gibi!
Eğitim Sen ve KESK’in tabandaki emekçilerin sesine pek kulak vermedikleri karar alma süreçlerinin tüm “demokratikleşme” iddialarına karşın bunun hayat bulmadığı son eylemlilik süreçlerinde bir kez daha yakıcı bir biçimde ortaya çıkmıştır. Emekçiler birleşik bir mücadeleden yanadırlar (Son grevde Türk Eğitim Sen den bile greve, hiç değilse sevk alarak da olsa katılan emekçiler olduğunu biliyoruz).
Sınıf dışı tutumun “1 Mayıs Taksimde kutlanır” deyip bu günü yalnızca meydan sorununa indirgemesi tutumu/anlayışı Ankara merkezli eylemlerde de devam ediyor. Yerellerde  mücadelenin örgütlenmesi her yerin direniş alanına çevrilmesi merkezi eylemin ancak bunlar üzerine taçlanması yerine doğrudan merkezi eylemin hedefe konması ne kadar doğrudur düşünülmesi gerekir (Polisin çıkışları engellemesi dolayısı ile yerellerde emekçilerin polise direnmeleri başka bir durumdur).
İşçi sınıfı sendikaları nerede? Kuşkusuz bu soru ayrıca bu kesim açısından da değerlendirilmelidir ancak KESK’in genel mücadele anlayışı açısından bakıldığında emekçilerin tümünü ilgilendiren bu sorunlarda itiraz etme hakkı yalnızca kendisininmiş gibi davranması diğer emekçileri ve örgütlerini görmezden gelmesi bu noktada da hayat mı buluyor acaba?
Kuşkusuz söylenecek daha çok şey var. Ancak AKP’ye ve onun nezdinde sermaye yanlısı işçi ve emekçi halk düşmanı politikalara toplumun tüm kesimlerinden itirazlar yükselirken yalnız(laşarak) yürümek niye? Doğru bir mücadele hattı örmek tüm emekçilerin ortaklaşmış iradesinden doğar. Elbette halkın mücadelesi büyüdükçe düzenin bekçilerinin (tüm silahlı güçlerinin) onun karşısına dikilmesi sürecin kaçınılmaz bir sonucudur. Bu gün gaz bombaları yarın başka şeyler... Bu halkın mücadele azmini de büyütür elbet, daha büyük kitleleri mücadeleye sevk edebilir. Her şeye rağmen yenilgi de mümkündür. Ama sırf gündem olabilmek için polisin gazından medet umar hale gelmek yenilgiyi baştan kabullenmek demektir.

*Eğitim Sen Tekirdağ Şube Yöneticisi

www.evrensel.net