‘Daha iyi yenilmek için tekrar denemek lazım’

‘Daha iyi yenilmek için tekrar denemek lazım’

TÜPRAŞ’ta işçilik yapan Özden Gümüş’ün, ‘Düşlerin Ötesi’, ‘Aşırı Doz’ ve ‘Amok’ adında üç kısa filmi bulunuyor. Bunun yanında çeşitli eğitim ve tanıtım filmleri de yapan Gümüş dijital teknolojinin sinema yapma maliyetlerini düşürdüğünü,

Turan Kara

İşçi sinemacı, sinemaya neden başladığını nasıl bir sinema hayal ettiğini anlattı.

Film çekmeye nasıl başladın?
Çocukluğumda içine kapanık biriydim. Çocukluğun verdiği zenginlikle birlikte bu kendi hayal dünyamı kurmama yol açtı, hikâyeler yazmaya başladım. Beni en çok etkileyen okuduğum yatılı okuldaki sinema oldu. Her hafta sonu gösterilen filmleri defalarca izlerdim. Yaşadığımız dünyanın farklı şekillerde nasıl ele alınabileceğini, neyi, nasıl anlatmam gerektiğini sormaya başladım. İşte bu dönemde Stanley Kubrick filmleri toplu gösterimini izleme şansına eriştim ve sinemanın aslında gerçek bir sanat ve anlatım-iletişim aracı olduğunu fark ettim. Özellikle internet sayesinde sinemanın farklı disiplinlerini etüt ettim. Bu disiplinlerin hem teknik hem de artistik olarak nasıl bir bütüne dönüştürüleceği üzerine kafa yormaya başladım. Okuyarak ve izleyerek büyük ustalarla tanıştım. Bunların yanında sinemayı en çok besleyen resim, edebiyat, müzik gibi kardeş sanatlar üzerinde araştırmalarım oldu. Tüm bunları kendimce yoğurarak senaryolar yazmaya başladım ve ilk kısa filmim ‘Düşlerin Ötesi’ni çektim. Filmi çektikten sonra aslında en iyi öğrenme yolunun film çekmenin kendisi olduğunu gördüm.

‘DENEMEK’ ARTIK MASRAFLI DEĞİL

Sinema sanatı eğitimlilerin veya profesyonellerin işi olmaktan çıkıp halkın üretim yapabildiği bir sanat dalı olabilir mi?
Sinema sanatı teknolojik gelişmelere çok açık hatta bu şekilde evriliyor. Film yapma işi ucuzladıkça teknik olarak çok daha fazla insana açık hale geliyor. Tabii ki çok fazla çöp de üretilecek fakat aynı doğal seçilim gibi kendi evriminde çöpler ayrışacak ve sadece iyi olanlar ayakta kalacaktır. En iyi öğrenme-üretme yöntemi olan ‘denemek’ artık büyük masraf olmaktan çıkmış durumda. Bu doğrultuda sinemanın teknik anlamda en büyük keşiflerinden birinin dijital teknoloji olduğunu düşünüyorum. Bunun yanında bugün sinema okullarında anlatılan dogmatik, kuralcı ama yine de birçok insan için gerekli olan eğitimin yanında interneti kullanarak istenen her türlü bilgiye erişmek mümkün. İşin diğer yarısı olan yaratıcı düşünce ve motivasyon da işin olmazsa olmazı zaten. Sadece deneyip yenilmek lazım, daha iyi yenilmek için…

ÇEVREDEN KAYITSIZ BİR SİNEMA DÜŞÜNÜLEMEZ

Yaşam koşulların ilgilendiğin bu sanat dalına yaklaşımını etkiliyor mu?
İçinde olduğun dünyadan farklı bakmak düşünülemez zaten. Sanat zaten insanın ‘gördüklerinin’ estetik dışavurumu. Çevresinden kayıtsız bir sinema düşünülemez. Yılmaz Güney görüp yaşadığı sosyo-ekonomik konulara ağırlık vermiş, David Lynch görüp yaşadığı banliyölere kafasını takmış, Bunuel burjuvazinin ve dinin ikiyüzlülüğüne.

Son olarak ne söylemek istersin?
Sosyolojik gerçeklerin, kâr amaçlı sermaye politikasının, sanat yerine eğlence kültürsüzlüğü dayatmasından dolayı halk sanattan çok uzakta ve bundan çok rahatsızım. İzlediği film biraz kafa yorduğunda insanların sıkılıvermesi sistemin işine geliyor ve düşünmeden, hoş vakit geçirebilecek yüzeysel bir gişe sinemasını destekliyor. Halk bunu istiyor diye avamlaşıp belden aşağı vurmamak çok önemli. Türkiye sinemasında Atıf Yılmaz, Yavuz Turgul vb. geleneğini sürdüren (popüler film yapıp kalburüstü kalabilmek anlamında ) yeni sinemacıların olduğunu görmek beni ileriye dair umutlandırıyor. (İzmir/EVRENSEL)


SİNEMA TİCARET DEĞİL BİR PAYLAŞIM

Sinema anlayışını nasıl tarif edersin?
Sinema Fransa’da icat edilmesine rağmen asıl popülerliğini ABD’de kazanmış. Kapitalist ihtiyaçlardan dolayı, genelde insanları gişeye çekmenin farklı bir yolu olarak sunulmuş, öyle kabul görmüş ve hala da benzer şekilde sunulmakta. Fakat özellikle ilk dönemde, Alman ve Rus sinemacıların araştırmalarının sinemayı çok güçlü bir sanat dalı haline getirdiğini görüyoruz. Ben sanatı halka ulaştırırken son durağın gişe olması fikrinden haz etmiyorum. Çünkü bu ticaret değil bir paylaşımdır. Paylaşan insanın kafa yorması, fikir üretmesi ya da reddetmesi, karşıt fikirler sunması taraftarıyım. Hoşça vakit geçirmenin ötesinde
konuşulamayan, politik doğruculuktan uzak, anlatılmasına ve anlatılma şekline alışkın olmadığımız şeylerin konu edilmesini seviyorum. Tiyatroda ‘in your face’ denilen şekilde yüzümüze çarpılan, miskinleşmiş ve düşünmekten uzaklaştırılmış seyirciye “kendine gel” diyen bir yaklaşımı tercih ediyorum.


YETERİNCE TUTKULUYSAN ZAMAN BULUYORSUN

Hem kafa hem kol emeği gerektiren üstelik vardiyalı bir işte çalışıyorsun. Nasıl zaman ayırıyorsun? Günümüzdeki çalışma koşulları içinde diğer işçiler de bunu başarabilir mi?
Yeterince tutkulu davranınca, bu şekilde çalışmanın zorluğunu görmüyorum. Durup düşününce evet çok yorucu bir süreç, biyolojik dengenin alt üst olduğu bir hayat tarzı. Fakat ben çevremdeki insanlardan dolayı şanslı olduğumu düşünüyorum. Eşim, arkadaşlarım destekliyorlar. Maalesef insanın sürekli bir işte çalışması, sömürülmesi üzerine kurulu bir sistemin içinde kayboluyoruz. Oysaki yanı başımızda akıp giden çok güzel bir hayat var. Hayatın güzelliklerine vakit ayırmadan, sevmeden, tutkuyla bağlanmadan yaşanan hayatlar bir süre sonra bizden hesap sormaya başlayacak, dönüp baktığımızda pişmanlıktan başka bir şey görmeyeceğiz. Peki o zaman bizleri işimiz mi kurtaracak ya da cüzdanımızda biriken paralar mı? O yüzden insanın sevdiği şeyi yapmasını her şeyin üzerinde görüyorum ve diğer hiçbir zorluğun bu arzunun yerine geçmesine izin vermiyorum. Diğer insanlara gelince: bilmem, ben de diğer bir insanım!

www.evrensel.net