Kamu emekçilerinin  TİS görüşmeleri ve  bazı tartışmalar üzerine

Kamu emekçilerinin TİS görüşmeleri ve bazı tartışmalar üzerine

İsmail SAĞDIÇ
Eğitim Sen Genel Örgütlenme
Sekreteri

Kamu emekçilerinin 2016-17 dönemi maaş zamları ve sosyal haklarının belirleneceği toplusözleşme görüşmeleri, önceki gün başladı. Toplusözleşmeden yaklaşık iki buçuk milyon kamu emekçisi ve emekliler doğrudan, asgari ücretliler ve bundan sonra TİS yapacak işçi ve emekçiler dolaylı etkilenecek. Özellikle geçmiş iki yılın kayıpları ve yaşanan yoksullaşma düşünüldüğünde emekçilerin, geçmiş yılların kayıpları, insanca yaşayacak seviyede ücret, sosyal ve özlük haklarında artış vb. talepleri var. Bu taleplerin gerçekleşebilmesi için masaya oturan konfederasyonların hükümetle mücadele etmesi beklentisi var. Bu beklenti geçen toplusözleşmede hükümetin teklifinin altında bir rakama imza atan, son iki yılı emekçiler açısından adeta kabusa çeviren Memur-Sen’den değil. Beklentinin muhatabı, kamu emekçileri tarafından kurulan, onların sesi ve mücadele örgütü olma potansiyelini halen taşıyan KESK’tir. 

Kuşkusuz KESK’in toplusözleşmeye yönelik yaptıkları, yapamadıkları ve yapacakları vardır. Bu toplusözleşmeyi diğerlerinden farklı kılan etkenler de vardır. Bunlara yönelik bir şey söylemeden önce KESK’in enerjisinin boşa harcanmasına, ilgisinin emekçilerden başka yönlere kaymasına ve yönelimlerinin TİS’ten sapmasına yol açan bazı tartışmaları değerlendirmekte yarar var. Bu tartışmalar KESK’in bütününde sürmese de, bazı anlayışlar tarafından merkezi organlarda ve bazı kitlesel toplantılarda yapılmaktadır.

İDDİA YİTİMİ 

Yukarıda belirtilen tartışmalardan biri “Her konfederasyonun kendi üyeleri adına sözleşme yapması” üzerine yürütülüyor. Bu tartışmanın yürütücüleri, her sendikanın kendi üyeleri adına sözleşme yapması durumunda Memur-Sen’in emekçileri satmasının önüne geçilebileceği iddiasını savunmaktadır. Bunun dayanağı olarak da ILO denetim organlarının çeşitli kararlarını göstermektedirler. Bu tartışmayı hem KESK’in hareket tarzı, kuruluş ilkeleri, yönelimleri hem de ILO normları açısından değerlendirmekte yarar var. 

KESK bütün kamu emekçilerinin örgütü olarak kuruldu. Bugüne kadar bütün çağrılarını üyesi olsun olmasın, örgütlü olsun olmasın emekçilerin bütününe yönelik yaptı. Emekçilerin bütününün birleşik mücadelesini örmeye çalıştı. Dillendirdiği talepleri bütün emekçiler adına dillendirdi. Dolayısıyla KESK bundan sonra da her durumda bütün kamu emekçilerinin örgütü, onların temsilcisi gibi davranmak zorundadır. Buna uygun olarak “İki milyon kamu emekçisinin sesiyiz” sloganını kullanırken de çok yerinde davranmıştır. Bugün bu sayı daha da fazlalaşmıştır. Bütün kamu emekçilerinin örgütü, onların sesi, onların haklarını koruyan ve alan örgüt olma iddiasından uzaklaşıp, sadece kendi üyeleri kadar sesi çıkan, kendi üyelerinin haklarını koruyan ve alan, sadece kendi üyeleri adına sözleşmeyi hedefleyen bir örgüt haline gelmek (Başkaca siyasal ideolojik sapmaları barındırsa da) en hafif deyimle bir iddia yitimidir. Bu durum emekçilerin çoğunluğunu hem mücadelede seyirci konumuna iter hem de onları mücadeleden uzaklaştırır. Emekçilerin çoğunluğunu harekete geçiremediğimiz ve talepler etrafında birleştiremediğimiz zaman, yürütülen mücadelenin başarılı olması mümkün değildir. Bu önerme KESK’in mücadelesini marjinalize etme, emekçileri ayrıştırma ve ötekileştirme eğilimlerini de içinde barındırmaktadır.

ILO, ASLINDA NE DİYOR?

Belirtmek gerekir ki ILO’nun, her sendikanın kendi üyeleri adına sözleşme yapabilmesi yönündeki kararları, genelleştirilmemesi gereken, belli durumlara özgü ve esas olarak toplu pazarlık hakkını korumaya yönelik kararlardır. ILO Yönetim Kurulu Sendika Özgürlüğü Komitesinin ilgili kararları şu şekildedir: “Tek bir pazarlık temsilcisi tayin eden bir sistemde, tayin edilmek için gerekli yüzdede temsil yeteneğine sahip hiçbir sendika bulunmadığında, toplu pazarlık hakları, en azından kendi üyeleri adına, bu birimdeki tüm sendikalara tanınmalıdır.” (ILO/SÖK, 2006, par.976)
“Bir birimdeki işçilerin yüzde 50’sinden fazlasını kapsayan bir sendika yoksa toplu pazarlık hakları yine de, en azından kendi üyeleri adına, bu birimdeki sendikalara verilmelidir.” (ILO/SÖK, 2006: par. 977)

ILO Sendika Özgürlüğü Komitesi kararlarında “En çok temsil yeteneğe sahip sendika” vurgusu öne çıkarken, salt çoğunluğu sağlayan bir sendikanın olmadığı ancak birden çok sendikanın mevcut bulunduğu koşullarda öncelikle bu sendikaların birlikte işverenle tek ve ortak bir toplu iş sözleşmesi yapması tavsiye edilirken, bunun mümkün olmadığı koşullarda “en azından” sendikaların kendi üyeleri adına toplu iş sözleşmesi yapabilmesi gerektiği belirtilmektedir. 

ILO Uzmanlar Komitesi ve ILO Aplikasyon Komitesi de, özellikle Türkiye’ye ilişkin yaptığı değerlendirmelerde bir işyeri ya da işletmede yasanın aradığı çoğunluğu sağlayan bir sendikanın bulunmadığı koşullarda, o işyeri ya da işletmede çalışan işçilerin toplu pazarlık hakkından yoksun kalmaması için, işyerinde örgütlü sendikalara en azından kendi üyeleri adına toplusözleşme yapma yetkisi verilmesi gerektiğine dikkat çekmektedir. 

Açıkça görüldüğü üzere, ILO denetim organları, işçilerin, emekçilerin patronlar karşısında parçalandığı, bölündüğü, zayıfladığı bir toplusözleşme yapısını teşvik etmemektedir. Aksine “en azından” ifadelerinden de görüleceği üzere buradaki amaç, tek bir toplusözleşmenin yapılamadığı koşullarda sendikaların kendi üyeleri adına toplu iş sözleşmesi yapabilmesidir. 
“Herkes kendi üyeleri adına toplusözleşme yapsın” görüşünü savunmak, ILO sözleşme ve normlarını yanlış okumak anlamına geleceği gibi, kamu emekçilerinin devlet karşısında zayıfladığı bir toplu pazarlık yapısını savunmanın herhangi bir yararı yoktur. 

ESKİ BİR ‘YENİ’ TARTIŞMA: TOPLUMLA SÖZLEŞME

Tartışmalardan bir diğeri de yeniymiş gibi sunulan fakat kökleri eskiye dayanan ‘toplumsal sözleşme’ ya da aynı anlama gelmek üzere ‘toplumla sözleşme’ kavramları üzerinden yürütülmektedir. Bu tartışmanın yürütücüleri toplusözleşmelerin gereksizleştiği bunun yerine sendikaların; işveren olan devletle değil, hizmeti alan yurttaşlarla akit imzalaması, mutabakata varması gerektiğini savunuyor. Bu aynı zamanda kamu emekçilerinin mücadele örgütü olarak kurulmuş, onların mücadeleci sınıf örgütü olarak yapılanmış, eylem ve hareket tarzı buna uygun şekillenmiş KESK’in, doğal olarak da sendikaların yeniden tanımlanmasını gerektiren, işlevini, yapısını ve amaçlarını değiştirmeye yönelik önermeleri ve hamleleri de içinde barındırıyor. Yeni diye takdim edilenin işçi sınıfı ve emekçiler tarafından terk edilmiş, sendikayı sendika olmaktan çıkaran anlayışlara denk düştüğünü de belirtmek gerekiyor. 

Emekçiler ve emek örgütleri tartışmalarını sınıflardan, sınıf mücadelesinden bağımsız ele almamak durumundadır. Yoksa gidilecek yer yeni dünya düzeninin sivil toplum örgütü olmanın ilerisinde bir yer değildir. 

Kaldı ki bugüne kadar KESK ve üyesi sendikalar, “Haklar yasalardan önce gelir” demişlerdir ve meşruiyetini yasalardan değil bulundukları sınıfsal konumlarından almışlardır. Yani bugün emekçilerin ihtiyacı var olanın devamını sağlamak değil, var olanı fiili ve meşru zeminlerde emekçilerin ana kitlesini harekete geçirerek mücadeleye katarak bozmaktır. Bu geçmişte olduğu gibi ‘biz bu oyunu oynamıyoruz’ denerek değil, emekçilerin ‘oyunu bozması’ ile  başarılabilir. 

Gücü ve enerjiyi emekçilerin ana kitlesini hem hükümet ve onun ücret politikasına, hem masada bu politikaya bir “zeval gelmesin” diye hareket eden yandaş sendikalara, hem de bu duruma seyirci kalanlara karşı emekçileri harekete geçirmeye ve onları kendi talepleri etrafında bir mücadele birliği oluşturmaya harcamalı, bu dönem hem kazanım hem bir güç biriktirme dönemi olarak değerlendirilmelidir.

www.evrensel.net