Kıbrıs’ta çözüme doğru mu?

Kıbrıs’ta çözüme doğru mu?

Hüseyin YALYALI
Gazeteci

Birleşmiş Milletler (BM) ve dolayısıyla bir anlamda dünyanın, en önemli olmasa da en uzun sorunlarından biri olarak kabul ettiği Kıbrıs sorununun çözümünde sona doğru mu gidiliyor?

Bu soruya ilk bakışta, sadece Türkiye tarafından tanınan (Ki gerçekten tanınıp tanınmadığı tartışmalı) Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti (KKTC)’de  son cumhurbaşkanlığı seçimini ülkedeki iki büyük parti tarafında desteklenen adaylar dışında geçmişi sosyal demoktar olarak bilinen Mustafa Akıncı’nın kazanması ve Annan Planı’na Güney Kıbrıs’ta destek veren DİSİ Lideri Anastasiadis’in Kıbrıs Cumhurbaşkanı olarak yeniden görüşme sürecinin başlamasıyla oluşan havaya bakılırsa büyük ve güçlü bir EVET diyerek yanıt vermek mümkün.

Teknik olarak Rum ve Türk toplumlarının lideri olan Anastasiadis ile Akıncı, 1960 Kıbrıs Cumhuriyeti, 1963 ve 1974 trajedileri olmasıydı ortak devletin Başkanı ve Başkan Muavini olacaklardı. İşte bu gerçekten hareketle dünya, BM ve uluslararası toplum her ikisini de kendi toplumlarının lideri olarak kabul ediyor. Ve görüşmeler de bu temelde yıllardır sürüyor. 
Peki, Kıbrıs sorununda sona doğru mu gidiliyor sorusuna ilk bakışta verilen EVET cevabı gerçekten doğru ve geçerli bir cevap mı? 

KIBRIS SORUNU NASIL YARATILDI?

İşte tam da bu noktada pek çok ulusal ve uluslararası sorunda olduğu gibi özellikle de Kıbrıs sorununda, sorunun taraflarının iyi niyet ve istekleri dışında pek çok farklı etkenin, hem de belirleyici şekilde sorunun çözümü veya çözümsüzlüğü konusunda etkin hatta birincil öneme sahip olduğunu hatırlamakta yarar var. 

Kıbrıs sorunu, her ne kadar da Osmanlı İmparatorluğu kalıntıları olarak burada yaşayan Müslümanların imparatorluğun yıkılmasıyla birlikte Kıbrıs Türkü, Kıbrıslı Türk  haline gelenlerle, dış Helenler veya Rumlar arasındaymış gibi görünse de aslında hep uluslararası paylaşımın bir ürünü olarak gerçekleşmiş ve ona bağımlı, uygun olarak sürüyor ve/veya sürdürülüyor. 

Şimdilerde unutulan veya unutturulmuş gibi görülen emperyalizmin, iki halkın/toplumun kendi arasındaki uzlaşabilir çelişkileri derinleştirerek hatta birbirine karşı kullanarak büyüttüğü, geliştirdiği ve onayıyla böldüğü ada haline gelen Kıbrıs ve yaygın adıyla Kıbrıs sorununun çözümünün de emperyalizmin günümüz koşullarındaki ihtiyacına göre şekilleneceğini unutmamak lazım. 

Kimileri tarihin bittiğini, kârın maksimize edilmesi, bunun için piyasanın ve devletler şekillenmesinin buna uygun hale getirilmesi, sermayenin kâr amacıyla dolaşımının olabildiğince serbestleştirilmesi üzerinden şekilenen emperyalizmin bugün Kıbrıs, Ortadoğu, Avrupa ve en önemlisi Türkiye’yi nereye koyuyor. Tüm bunları nasıl görmek istiyor.

Emperyalizmin günümüzdeki ihtiyaçları ve bu ihtiyaçlara göre şekilenen dünya ve özellikle Ada ile yakın çevresindekileri gözden uzak tutarak Kıbrıs Türk ve Rum liderlerinin gerçekten içten, samimi çözüm isteklerinin gerçekleşeceğini düşünmek, evet, saflık değil ama analitik düşünmemek anlamına gelir. 

Yoksa varlığını insan, emek, barış, demokrasi ve devrimden yana koyan herkesin, değil Kıbrıs sorunu, insanlara acı veren tüm sorunların çözümünden, barıştan, anlaşmadan yana olduğunu söyleyebiliriz.

Ne ki, insanların, liderlerin hatta toplumların bile barış, anlaşma istemesi hiçbir anlama gelmiyor. Yoksa geliyor mu?
Bu soruya geliyor yanıtı verirsek, dünyanın pek çok yerindeki süren neredeyse hiç bitmeyen çatışma ve savaşları nasıl açıklarız? Yoksa Afganistan’dan başlayarak İran, Irak, Suriye, kısaca doğudan batıya, Güney Amerika’ya kadar tüm insanlar, toplumlar hatta liderler çıldırdı mı?

Global bir çılgınlık hali yaşanmadığına göre tüm bu sorunların çözümsüzlüğünden yarar sağlayan, yaşaması için bunların devam etmesi gereken insanların iradesi dışında başka bir şeyler mi var?

Yoksa tüm bunlar olmazsa, entelektüellere unutturulan, neredeyse aydınların ağızlarına almaktan çekindikleri emperyalizm yaşayamaz mı?  

Emperyalizm, yaşaması için tüm dünyayı hür dünya ve demir perde (sosyalist deneyimler ve kapitalizm) olarak bölen ve yarattığı düşman üzerinden varlığını sürdürürken, reel sosyalist deneyimlerini yaşayan proleteryanın ilk deneyimin verdiği zaafiyetlerle ikinci kitabını yazmaya hazırlanmak amacıyla geri çekilmesinden sonra yeni düşmanlar ve düşmanlıklar mı yaratmak zorundaydı?

Geçmişte “Kıbrıs Akdeniz’in Küba’sı olamaz” diyerek Kıbrıs Cumhuriyeti’nin bağımsızlar hareketi ve ona bağlı olarak reel sosyalist uygulamlara kaymaması için halkla arasındaki çatışmayla yaratılan Kıbrıs sorunu gerçekten salt/sadece sosyalizm ve kapitalizm arasında bölünen dünyanın bir sorunu muydu? Eğer öyleyse bugün tek kutuplu dünyada bu sorun gerçekten çözülebilir mi?

Hür dünya demir perde, yani iki kutuplu dünyanın bir ürünü olan Kıbrıs sorununun Kıbrıs Türk ve Rum halklarının çözelim demesine karşın hâlâ çözülmemesi aslında sorunun temelinde iki kutupluluktan çok başka birşeyin hâlâ değişerek devam eden emperyalizm ve onun isteklerinin olduğunu görmemek mümkün mü?

KIBRIS İÇİN BELİRLEYİCİ OLAN...

Emperyalizm ve onun günümüzdeki ihtiyaçları, bu ihtiyaçlara bağlı dünyayı şekillendirirken oluşturduğu, eğittiği grupların farklılaşarak dünya siyasetine dahil olması, kendisini emperyal güç görmeye çalışan devletlerin kendi hesapları bir 
araya gelince sorunun çözümünün ne kadar farklı yerlere bağlı olduğu net olarak görülür

Emperyalizmin Ortadoğu ve bölgedeki planlarıyla kendisi bölgesel emperyal bir güç olmak isteyen Türkiye’nin durumu gerek bölgesel gerek Kıbrıs sorununun çözümü konusunda  ne yazık ki Kıbrıslılardan (Kıbrıslı Türk, Rum, Latin ve Ermenilerden) daha fazla belirleyicidir.

Onun için Kıbrıs’ta yaşanan ve KKTC Cumhurbaşkanı Akıncı ile Kıbrıs Cumhuriyeti Başkanı Anastasiadis’in sorunun çözümüne yönelik samimi ve iyi niyetli görüşmelerini bu bağlamda değerlendirmekte yarar var. 

Bağlamdan kopararak Sayın Akıncı’nın seçilmesiyle birlikte başlayan olumlu havaya bakarak konuşacak olursak, sorunun çözülmemesi için hiçbir neden yok. Çünkü  Sayın Akıncı ve Sayın Anastasiadis kişisel olarak Kıbrıs sorununun çözülmesini en fazla isteyenlerden. Bundan hiç kimse kuşku duyamaz. 

Kıbrıs sorununa çözüm bulmaya yönelik görüşmelerin Akıncı ve Anastasiadis ile birlikte güzel bir noktaya ulaştığı ve sürecin olumlu olduğunu söylemek mümkün. Ancak her iki liderin elinde olmayan pek çok durumla karşı karşıya olunduğunu da gözden uzak tutmamak lazım.

Kendisini bölgesel emperyal bir güç olarak gören Türkiye’nin sıfır sorunla dışışleri bakanlığından  başlayarak her kesimle ve tüm yakın komşu devletlerle bol sorunlu hale gelen bir devletin Başbakanı olan Sayın Davutoğlu’nun Türkiyesi’nin, Ada’da gerçekten çözüm isteyip istemediğinin yeniden test edilmesi gerekli.

1960’da kurulan Kıbrıs Cumhuriyeti’nin Anayasal bütünlüğünün korunmasında garantör devletlerden biri olan Türkiye’nin 1974’te Yunan Cuntası’nın Ada’daki darbesine karşın anayasal bütünlüğünü ikiye bölen müdahalesiyle garantörlük hakkını kullanmak mı yoksa sorunun farklı boyuta taşınarak sürmesini mi istediği ve bir anlamda (Bugün çözüm için görüşmelerin sürdürüldüğü ifade edilen) sorunun kaynağı olduğu artık daha rahat görülmüyor mu?

Türkiye’nin garantörlük hakkını kullanarak faşist Yunan darbesiyle bozulan Kıbrıs Cumhuriyeti’nin anayasal bütünlüğünü kurarak devleti iki halka bırakması halinde bugünkü sorununun yaşanıp yaşanmayacağı tartışmaya bile açık değil.
Bu gerçeklik ortada dururken Türkiye’nin samimiyetle Ada’da barış istediğini söylemek gerçekçi mi? Taşınan nüfusla demografik yapısı bozulan, üretimden koparılarak (T.C.nin dönemin Başbakanı Özal’ın ‘siz turizm yapın, hizmet verin biz ihtiyaclarınız göndeririz’ yaklaşımı) tüketim toplumu haline getirilen Kıbrıslı Türklere “besleme” diyebilen bir Türkiye başbakanının Kıbrıslı Türkleri dinsiz bularak onları Sünnileştirme girişimiyle her yeri cami doldurmaya kalkmasıyla Kıbrıs’ta neyi murat ettiği daha açık görülüyor.

ÇÖZÜM HALKLARA BIRAKILMALI

Sözün özü, Kıbrıs sorununun, sorun Kıbrıslı Türk ve Rumlara bırakılması halinde çözülmemesi için bir neden yok. Ne ki, böyle bir durum ne bugün, ne geçmişte  ve maalesef ne gelecekte söz konusu değil. Olmadı.  Olmayacak. 

Kendi iktidar hırsı ve şekillenmesine karşı oluşan demok-ratik tepkiyle barış süreci denen süreci derhal terk ederek Türkiye ve Türkiye halklarını sonu belirsiz bir kaosa adım adım sürükleyen bir anlayışın, Kıbrıs’ta gerçekten barışı istediğini düşünmek için evet çok saf olmamız gerekiyor. 

Türkiye’yi bugün yönetmeye çalışan bu zihniyet, Anadolu’yu kendi istediği şekilde dizayn etmek için Makyavelist tavırla her yolun mübah olduğunu söyleyerek, bunun gereğini yapıyor. Böyle bir Türkiye’nin gerçekten Ada’da barış istemesi söz konusu olabilir mi?

Ve belki son bir soru; Türkiye Cumhuriyeti’nin öncesi olan Osmanlı İmparatorluğu, kocaman imparatorluk topraklarının hangisinden bir anlaşmayla çekildi?..

Kıbrıs’ta çözüm ve barış, (hem maalesef hem de umarım öyle olur) Türkiye ve Ortadoğu’daki barış süreci ve barışla paralel görünüyor. Aksi durum (ne yazık ki) Türkiye, Ortadoğu ve Kıbrıs ile en geniş anlamda dünya halklarının yararına olmayacak. 
Ada’da barış, bu anlamda, emperyalizm ve emperyal hayaller içinde olan küçük devletlerin halklar karşısında  geri adım atmasıyla mümkündür. 

Siz, emperyalizmin hükümranlığında kendisini bölgesel emperyal bir devlet olarak görenleri  böyle bir geri adım atmaya zorlayacak toplumsal mücadele görüyor musunuz?

Son Düzenlenme Tarihi: 05 Ağustos 2015 08:47
www.evrensel.net