Katliam, güvenlik  ve onur üzerine

Katliam, güvenlik ve onur üzerine

*Yrd. Doç. Dr. Neval Oğan Balkız

Roboskî, Reyhanlı, Cilvegözü, Niğde, Diyarbakır ve Suruç…Her biri şiddetin, kan ve acının, korku ve tedirginliğin bireysel ve toplumsal hafızada açtığı, derin ve onarılamaz büyük çukurların adı. Laszlo’nun, “Hayatta kalma mücadelesinde bir strateji olabilir” şeklinde tanımladığı akıl; bu çukurların karanlığında “tehlikeli bir armağan” haline geliyor. Zira  toplum savaş ile barış kavramlaştırmasında aklın, savaş koşullarını meşrulaştıran tek boyutlu kullanımına teslim olmaya zorlanıyor. 

On üç yıldır İslamcı, muhafazakar, otoriter bir toplumsal ve siyasal yapıyı kurumsallaştıran AKP Hükümeti, farklı kesimlerin oluşturduğu demokratik siyasal pozisyonları, hasımlar arasındaki bir siyasal cepheleşme değil; biz /onlar karşıtlığı, (kendisinin temsil etmekte olduğu!)  doğru ile yanlış arasındaki bir mücadele olarak görüyor. Bu mücadeleyi de iyi ve kötü arasındaki ahlaki(!) bir karşıt olma durumu olarak gösteriyor ve çerçevede muhalif kesimlerin hepsini yok edilmesi gereken düşmanlar olarak tanımlıyor. Her türlü araçsallaştırma ve paradigma ile; “düşmanlık duygusu ve düşmanlık niyeti” sürekli besleniyor ve değişen koşullara göre yeniden üretiliyor. Bir anlamda üzerinde öldürme iktidarını kullanacağı (düşmanlaştırılmış) bu nüfusu, kendi koruması altında kabul ettiği nüfustan  ayırıyor. Böylece iktidar olarak kontrolü altında olan yaşam alanında, bir kopukluk/ bir kesinti yaratıyor; “yaşaması ile ölmesi gereken arasındaki kesinti”. Yaşam alanında yarattığı bu kopukluk kendisine,  sınırlarının  içinde veya  dışında, nüfusun dışında kişiler olarak tanımladığı insanları öldürme ya da basitçe  ölmeye bırakma olanağı (yetkisi ?) veriyor. Foucault bunu “dolaylı öldürme” olarak ifade ediyor. Bu öldürme türünde örneğin bazı insanlar,  nüfusun bütününün normal olarak maruz kalmayacağı daha büyük risklere maruz bırakılıyor.

Böylelikle, Onfray’ın deyimiyle şiddet  “Liberal makinenin iyi işleyişini sağlayan ve gözeten devlet düzeni tarafından kullanıldığında, yasallaşmış oluyor”. “Yasallaşan” bu şiddet, yaşadığımız ortamda  her gün biraz daha yaygın ve sistematik hale geliyor. 
Hükümet; “Osmanlı düzenini, adaletini getireceğiz… Çevremizdeki ateş çemberinin içinden barışla, istikrarla kalkınmayla çıkacağız” söylemleriyle ve mezhepçi bir refleksle, başından beri Ortadoğu’da yaşanan çatışma ve savaşın tarafı oluyor. IŞİD ve diğer selefi terör oluşumlarına Türkiye içinde ve dışında her türlü destek ve kolaylıkları sağlıyor. Neticede Suriye’deki savaş, IŞİD’in katliamlarla ortaya koyduğu şiddet olarak, ülke sınırlarının içine taşınıyor. Uluslararası güçler; savaşın kendisini değil, devletlerin savaşta güç kullanımlarına belli sınırlamalar getirmek, bu gücü denetlenebilir durumda tutmak konusunda ortak bir sorumluluk oluşturmak amacıyla harekete geçiyor. Bu kapsamda hükümet, üstlenmek durumunda kaldığı sorumluluklarla IŞİD’i  hedef almak, Türkiye ve bölge için tehdit  olmasını önlemek yerine, mezhepsel yakınlık algısını güçlendiren ve bu amacı öteleyen politikalar  uygulamaya koyuyor. Diğer katliamlar gibi Suruç’ta yaşananların üzerini örtüyor, sorumluluğu konusunda oluşan tepkileri ve kamuoyu algısını parçalıyor, sindiriyor, toplumsal barış adına  gerçekleşen kazanımları yok ediyor. Güvenliğin toplumca tanınan tek değer haline geldiği, güvenliği birazcık dahi olsa iyileştiren her şeyin! (hiç sorgulanmadan) meşru olduğuna dair kendiliğinden bir inanç, bir ön yargı oluşturduğu koşullar yaratmak istiyor. Bireyler olarak bizleri inandırmak istediği ahlaksal ve akılsal meşruluğun içinde; patlayan bombalar, ölen insanlar, her alana yayılan “yasallaşmış” şiddetin, “asıl olan ile öteki kılınan” arasında yaşanan çatışma ortamının tarafı olmaya zorluyor. “Güvenlik ve haklar arasında yeni bir denge kurulması” söylemi ile tek tek kişileri ve toplumu bir yanılgıya sürüklüyor. Ronald Dworkin bu söylemin bireylere, ‘güvenliği’ kendi haklarına değil, “Başka insanların haklarına göre değerlendirme (kolaycılığı!) sunduğunu” anlatır.

Bu saptama çok önemlidir. Zira, bu kolaycılık her bir bireye; başkalarının öldürülmesi, işkenceye uğraması, kötü muamele görmesi, haksız yere gözaltına alınması, tutuklanması ,  barış amaçlı gösteri yapmasının engellenmesi, adil yargılanmaması vb. haklarının ihlal edilmesi karşısında; bu ihlallere seyirci kalma, hatta korkuyla öğretilmiş bir ‘güvenlik kaygısıyla’ bu ihlallere sürekli bir rıza gösterme ve meşrulaştırma için geçerli bir entelektüel gerekçe sunuyor. 

Dworkin’in deyimiyle; bu durumda ‘cesaret ve onur, güvenlik ön yargısına feda edilmiş olur’. Oysa güvenliğimizi, kendi şerefimiz karşısında değerlendirmek, çok daha önemli sayılmalıdır.  Durmamız gereken nokta işte bu!

* Hukukçu/ Akademisyen

www.evrensel.net