Doç. Dr. Gülnaz Karatay kadın cinayeti vakalarını inceledi: 32 yaşında, evli, savunmasız

Doç. Dr. Gülnaz Karatay kadın cinayeti vakalarını inceledi: 32 yaşında, evli, savunmasız

Serpil BERK
Dersim

Kadınlar en yakınları tarafından, tam da kendi ayakları üzerinde durdukları, taleplerini yüksek sesle dile getirmeye başladıkları 30’lu yaşlarında, “yuva” diye bildikleri evlerinde, bıçakla, silahla, dayakla öldürülüyorlar. 3. sayfalara haber oluyor, eğer haber dili kadını masumlaştırıyorsa “yazık olmuş” yorumlarına, yok eğer haber dili kadınları şeytanlaştırıyorsa “iyi olmuş” yorumlarına maruz kalıyorlar. 
Tunceli Üniversitesi Sağlık Yüksekokulundan  Doç. Dr. Gülnaz Karatay ve Nursel Alp Dal, 2014-2015 yıllarında gerçekleşen ve basına yansıyan 89 kadın cinayetini inceleyerek bu sonuçları ortaya koyuyor. 
Kadın cinayetlerinin son bulabilmesi için sorunun tüm boyutlarıyla ele alınıp acil çözüm önerilerinin geliştirilmesi gerektiğini ifade eden Doç. Dr. Gülnaz Karatay, kadına yönelik şiddetle mücadele etmenin önemini şu soruyla ortaya koyuyor: Referansımız demokratik, çoğulcu, katılımcı bir toplum ve aile yaşamı mı olacak yoksa irrasyonel referans ve normlarla sarmalanmış Ortadoğu toplumları gibi mi yaşamak istiyoruz?  

Kadın cinayetlerine ilişkin özellikle son dönemde pek çok araştırma, çalışma yapılıyor. Siz, sorunu hangi boyutuyla ele aldınız? 
Türkiye’de kadına şiddet, epidemik bir soruna dönüşmüş önemli bir toplum sağlığı sorunu. Toplum sağlığı sorunu, çünkü halk sağlığı perspektifinde, toplumda en çok görülen, en çok sakat bırakan, en çok toplumsal yük oluşturan sorunlar öncelikli olarak ele alınır. Ben de bir halk sağlıkçı olarak kadın cinayetlerinin travma düzeyindeki toplumsal yükünün farkındayım. Mesele özünde, bir cins olarak kadının insan haklarına ve yaşam hakkının gaspı ve kastı  içeriyor.  Aynı zamanda önlenebilir bir durum olmasına karşın, çözümü noktasında  güçlü bir iradenin ortaya konulamaması, sorunu daha da kabul edilemez kılıyor. Önlemeye yönelik politika geliştirilebilmesi için kadına şiddet olgusunun tüm boyutlarıyla iyi anlaşılması gerekir. Risk grupları kimlerdir, nerelerde gerçekleşmektedir, sosyo-ekonomik, kültürel, inançsal riskler var mıdır, yoksullukla ilişkisi nedir? Dolayısıyla kadına şiddetle ilgili bilimsel verilere ihtiyaç var. Türkiye’de kadına yönelik uç düzeyde uygulanan şiddet daha çok vaka düzeyinde tartışılıyor, soruna bir türlü olgusal yaklaşılamıyor. Olgusal yaklaşılamaması, meselenin önemli boyutlarının gözden kaçırılmasına yol açıyor. Her bir cinayet raporlanıyor ve ilgili merkezlere bildiriliyor ama bizlere yansıyan aylık ya da yıllık olarak kaç kadın cinayeti vakasının olduğu; yani sınırlı ve kuru bir istatistik. Üstelik resmi verilere ulaşmak da çok güç. Bunları göz önüne alarak bu çalışmayla elde edeceğimiz bulguların, kadın cinayetlerine daha sistematik yaklaşmamıza yardımcı olacağı, subjektif yönlerine ve sınırlı bilgiye rağmen bir perspektif oluşturabileceğini düşündük. 

Çalışmanızdan ne gibi sonuçlar ortaya çıktı? 
Çalışmada elde edilen bulgulara göre, kadın cinayeti kurbanlarının yaş ortalaması 32, faillerin ortalama yaş ortalaması 34. Öldürülen kadınların yüzde 64.4’ü evli, yüzde 48’i  kendi evinde öldürülmüş. Faillerin yüzde 44.7’si öldürme yöntemi olarak ateşli silah, yüzde 42.4’ü bıçak kullanmış. Basına yansıyan öldürme nedenleri arasında ilk sırayı aşk, namus cinayeti, kıskançlık alıyor. Olay sonrası faillerin yüzde 48.6’sı gözaltına alınırken,  yüzde 41.9’u aranıyor, yüzde 9.5’i ise intihar etmiş. Olayların geçtiği bölge itibariyle baktığımızda kadın cinayetlerinin sırasıyla en fazla Marmara, Ege, Akdeniz bölgelerinde gerçekleştiği,  en az görüldüğü bölgenin ise Karadeniz olduğu görülüyor. 

Araştırmanızda kadın cinayeti haberlerine yapılan okuyucu yorumlarını da değerlendiriyorsunuz. Yorumlara ilişkin tablo nasıl?  
Aslında çalışmada özellikle odaklanmak istediğim boyutu cinayetlere yapılan yorumlar olacaktı. Bu yorumları içerik analizine tabii tutarak cinayetlere ilişkin toplumsal algı ve bakış açısını ortaya koymaya çalışacaktık. Yorumlar bir nevi ayna işlevi görecekti.  Ancak çalışmanın yorum boyutu tam bir hayal kırıklığı yarattı. Çünkü 2015 yılında gerçekleşen Özgecan Aslan cinayetine kadar, kadın cinayetlerinin toplumsal bir yansımasının olmadığını gördüm. Bu durumun iki açıklaması olabilirdi; ya haberler okunup geçilmişti ya da hiç okunmamıştı.

Baktığımız 89 kadın cinayeti haberinin sadece 11 tanesine yorum yapılmış; toplam yorum sayısı da 590. Kadın cinayetleriyle ilgili yapılan yorumlar da çoğunlukla 2015 yılında gerçekleşen cinayetlerle ilgili. Yorum içerikleri değerlendirildiğinde; çoğunluğu polemik üzerinden yürüyen ve haberle ilgisi olmayan yorumlar olduğu dikkat çekiyor. 

Haberle ilgili yaklaşık 150 yorumun içeriğine baktığımızda şöyle bir tablo çıkıyor karşımıza; 150 haberin 47’si “cehennemde yanacaksın, şeriat hukuku gerekli, İslam dininin yüceliği” gibi dini temelli vurgular içeriyor. 22’si “Türklük-Kürtlük, Doğu-Batı karşıtlığı” fikriyle şekillenen etnik temelli vurgular içeriyor. 20 tanesi de “Kadın hak etmiş, erkeğe helal olsun, namusunu korumuş” cinsiyet temelli vurgularla yapılan yorumlar.  Bu sıralamayı öfke içeren yorumlar, kadını koruma mekanizmalarını eleştiren vurgu, idam vurgusu ve kadının temel hak ve özgürlüklerine vurgu takip ediyor. Haberlerde öne çıkarılan kadının “masumiyeti” ise yapılan yorumlar kadın lehine yapılırken aldatma, fuhuş gibi kuşkulu “ahlaki” vurgular içeriyorsa erkekliği öven türden yorumlar yapıldığı görülüyor. 

Araştırmanın ortaya çıkardığı sonuçları da düşünerek çözüm noktasında önerileriniz neler?
Kuşkusuz reçete niteliğinde basit bir çözümden bahsetmek imkansız.  Türkiye’de kadın sorununun çözülebilmesi için ciddi bir paradigma değişikliğine ihtiyaç var. Referansımız demokratik, çoğulcu, katılımcı bir toplum ve aile yaşamı mı olacak yoksa irrasyonel referans ve normlarla sarmalanmış Ortadoğu toplumları gibi mi yaşamak istiyoruz? Eğer demokratik bir toplumsal ve aile yaşamı idealimiz varsa yasalar, eğitim, yoksullukla mücadele, kadının sosyal ve ekonomik statüsünü geliştirecek güçlü sosyal politikaların bir arada düşünülmesi gerekir.  Kuşkusuz bunların bir kısmı kısa vadede bir kısmı daha uzun vadede başarılabilecek hedefler. Örneğin tarafı olduğumuz  CEDAW gibi  uluslararası sözleşmelerin uygulanması, hukuksal düzenlemelerin yaptırım gücü oluşturabilecek şekilde yeniden yapılandırılması kısa sürede yapılabilecek uygulamaları kapsar. Türkiye’de 12 yıllık temel eğitimin zorunlu hale getirilmesi  kadın sorunu olarak tarif edilen “erkeklik sorununun” çözülebilmesi noktasında elzem. Eğitimin niteliğinin, biyolojik farklılıkların kadınları dezavantajlı konuma ittiği bir yapıdan, kaynaştırıcı bütünleştirici bir yapıya evrilmesi gerekir. Son süreçlerde binlerce kız çocuğu örgün eğitimden koparılmış, muhafazakar politikaların temel taşıyıcısı durumuna getirildi. Bu demektir ki gelecekte sorunlar katlanarak artacak.
Uzunca bir süre modernitenin taşıyıcısı olarak görülen kadın, son zamanlarda aile temelli muhafazakar politikaların “oyun bozucusu” olarak görülüyor. Bu nedenle çalışma bulgularında da görüldüğü gibi en çok öldürülen kadınlar, boşanmak isteyen ya da boşanmış kadınlar. Bu noktada Aile ve Sosyal Politikalar Bakanlığı’nın işlev olarak yeniden bir sorgulama sürecine tabi tutulması gerekir.      

Kadını muhafazakar politikaların temel taşıyıcısı yapmak yerine siyasal, sosyal, ekonomik ve kültürel yaşama eşit düzeyde katılımı ve kadın aklının, vicdanının toplumsal yaşamı şekillendiren bütün mekanizmaların ana anahtarı haline getirilmesi, güçlü bir toplum yapısı oluşturmak açısından önemli.  

KADIN CİNAYETLERİ HABERLERİ SADECE ‘HABER’ DEĞİLDİR!

Kadın cinayeti haberlerine yapılan yorumlardan yola çıkarak, toplumun kadın cinayetlerine ilişkin algısı ve tepkisi konusunda ne söylenebilir? 
Haberlere genel olarak yapılan yorumlara bakıldığında kadının temel hak ve özgürlüklerinden ziyade, polemik üzerinden yürüyen, zaman zaman olay bağlamından kopartılarak  etnik karşıtlıklara indirgenen; namus cinayeti olarak sunulan haberlerde erkekliği övgü düzen; bu dünyada hukuk adalet talebinden ziyade meseleyi öte dünyaya havale eden, dolayısıyla öğrenilmiş  çaresizliğin yaşandığı yorumlar dikkat çekmekteydi.  Bu yorumlara bakarak Türkiye’de erkek sorunundan köken alan kadın cinayetlerinin gerçek bağlamından tartışılmaktan uzak olduğunu söyleyebiliriz. Yorumlarda, kadın cinayetlerinin temel hak ve özgürlüklerle ilgili olduğu, yaşam hakkının birinci kuşak haklar arasında devredilemez, ötelenemez nitelikte olduğu ve anayasal güvence altında olması gerektiği gündeme gelmiyor. Dolayısıyla Türkiye’de kadın sorunu  sıklıkla  cinayet sonrası duygusal alevlenme ile gündeme gelen, sonrasında unutulan bir seyir izliyor.  

Bu değerlendirme kadın cinayetleri haberlerinin sadece “haber” olmadığı gerçeğini de gösteriyor sanırım. Bu seyrin değişmesi için medyaya düşenler konusunda ne dersiniz? Özgecan ve Cansu cinayetlerinden sonra medyada bir şey değişti mi?
Kadın cinayetlerine ilişkin toplumsal farkındalık geliştirmek açısından medya çok önemli bir araç. Aslında son zamanlarda bu misyonunu daha iyi yerine getiriyor. Günümüzde maalesef ki medyada yoksanız, yoksunuz. Kadın cinayetleri basına yansıdıkça daha fazla toplumsal duyarlılık geliştiğini düşünüyorum. Örneğin Özgecan Aslan cinayetinde bunu gördük. Kadın cinayetlerine ilişkin toplum içinde süren yasa tartışmasının Meclise kadar yansımasında  medyanın gücünü yadsımamak lazım. Ancak diğer taraftan da kanıksama, normalleştirme  riski taşıdığını da unutmamak gerekir.  Özgecan Aslan cinayetinden sonra da çok sayıda kadın öldürüldü. Ama Özgecan gibi ele alınmadı yaşananlar.

Olaya sadece haber değeri açısından da bakmamak lazım. Birçok meslekte olduğu gibi etik değer medya için de geçerli. Bu kapsamda haberlerin veriliş amacı, biçimi ve yöntemi önemli. Örneğin medyada aşk, namus cinayeti gibi sunulan haberler, cinayetlere örtük bir biçimde meşruiyet katıyor. 

Toplam olarak çalışmanızdaki bu bulguları nasıl yorumluyorsunuz peki? Bir kadın olarak da yükü ağır bu sonuçlar sizde nasıl etkiler bıraktı? 
Evet, empati yapmadan anlamak zor olacağından belli bir ölçüde duygusal yükünü yaşamak da kaçınılmazdı bizim için.  

Vakaları tek tek incelerken kadınların savunmasız bırakılmışlığı, göz göre göre gelen cinayetler ve koruma mekanizmalarının yetersizliği en çok etkilendiğim tarafı oldu. Kadınlar çoğunlukla en yakınları tarafından öldürülmekteydi. Öldürme yöntemi olarak en çok silah ve bıçak kullanılmaktaydı. Özellikle bıçakla öldürmenin, bazı suç çetelerinin temel metodu olduğu için, bendeki çağrışımı farklıydı. Özellikle Irak ve Suriye’de yaşanan şiddetin ve vahşetin  uzantılarını Türkiye’de görmek mümkün müydü? Bütün bu olanları ruhsal bunalımlarla açıklamak da imkansızdı.  Faillerin az bir kısmı olay sonrası intihar etmiş olsa da, önemli bir kısmı kaçıp saklanmayı başarabilmiş ya da teslim olmuştu. 

Bütün bu sonuçlar bir gerçeğe işaret ediyor. 21. yüzyılın ilk çeyreği biterken erkekler hâlâ kadınların yaşam haklarını ellerinden alıyor. Dolayısıyla aşk, namus cinayeti yoktur, kışkırtılmış suç makinesine dönüşmüş, tekelci maskülen zihniyet sorunu vardır.  

www.evrensel.net