İran ile P5+1 anlaşması: İran’ın bölgede pozisyonu güçlendi

İran ile P5+1 anlaşması: İran’ın bölgede pozisyonu güçlendi

İran ile P+5 ülkelerinin imzaladıkları anlaşma Ortadoğu’da güçler dengesinde değişiklere yol açacak. Bu anlaşma ile İran ekonomik ve siyasi ambargonun kaldırılması şartıyla, atom bombası üretme girişimlerini durdurmayı kabul etti. Batı basınında anlaşmanın tarihsel olduğuna vurgu yapılırken, Ortadoğu’da gerilimleri artıracak ciddi sıkıntılara yol açacağı yorumları yapılıyor.

Deniz UZTOPAL
Paris

14 Temmuz günü İran ile BM’nin Güvenlik konseyi ve resmi olarak nükleer silaha sahip 5 daimi ülke (ABD, Fransa, İngiltere, Rusya ve Çin) ve Almanya’nın imzaladıkları Viyana Anlaşmasının Ortadoğu’da güçler dengesinde önemli değişiklere yol açacağı konusunda genel bir görüş birliği var. Bu anlaşma ile İran 2006’dan bu yana yürürlükte olan BM’nin 7 kararıyla alınan ekonomik ve siyasi ambargonun kaldırılması şartıyla, nükleer faaliyetinin askeri boyutunu durdurmayı, yani atom bombası üretme teşebbüslerini durdurmayı kabul etti. 12 yıllık yoğun bir bilek güreşi ve 20 aylık müzakereler sonuçlanmış oldu. Batı basınında varılan anlaşmanın tarihsel olduğuna dair yorumlar ağırlıkta ve bunların ezici çoğunluğu Ortadoğu gibi her an patlamaya hazır bir bölgede, gerilimleri olağanüstü derecede artıracak ciddi bir sıkıntının uluslararası düzeyde yürütülen müzakereler yoluyla çözülmüş olmasının önemine vurgu yapıyor. Ama genel olarak 80 milyonluk bir nüfusa sahip, dünya petrol rezervleri açısından 4. sırada ve doğal gaz açısından ise dünya rezervlerinin yüzde 18’ini kendi topraklarında barındıran bir ülkenin, üstelik Şiilerin ana kalesi olarak kabul edilen ve asırlardır bölgede önemli bir rol oynamış İran’ın, uluslararası diplomaside daha ilerden bir rol üstlenebileceği de öne çıkartılıyor. Böylelikle İran’ın bölgede, Sünni petrol monarşilerinin etkisini azaltacağı da yine genel kabuller arasında. Uluslararası arena da aldığı bu meşruiyet İran’ın Suriye’de, Irak’ta, Lübnan’da, Yemen’de ve bölgede hemen hemen tüm Arap ülkelerinde bulunan Şii azınlıklar üzerindeki etkisini güçlendirecek ve böylelikle bölgede istikrar kazandırabilecek, ama tersinden de istikrarı bozabilecek bir pozisyonda olduğu, bölgedeki güçler dengesini yakından takip edenlerin kabul ettiği bir durum.

EKONOMİ VE DİPLOMASİYİ ‘NORMALLEŞTİRME’ İHTİYACI

İran’ın da içinde bulunduğu ekonomik ve siyasi durum, bölgede oynamak istediği stratejik rol uluslararası ilişkilerini normalleştirmesini zorunlu kılıyordu. 2006’dan bu yana dayatılan BM’nin ekonomik cezaları İran ekonomisini olumsuz etkiliyordu.

Örneğin Çin, Güney Kore, Hindistan ve Japon’ya ile yapılan ihracatın kazandırdığı 135 milyar dolar bu ülkelerde dondurulmuştu. Bu anlaşmayla bunları tekrar alabilecek ve ekonomisinde önemli yatırımlar yapabilecek. İktidarın açıklamalarına göre yatırımlar için öncül olarak tespit edilen sektörler şunlar: Enerji, altyapı, ulaşım, konut, sanayi, maden, ilaç, sağlık ve tarım.

Yerli ekonomistlerin açıklamalarına göre bu yatırımlar ülke ekonomisine önümüzdeki yıl yüzde 2, ilerleyen yıllarda ise yüzde 7–8’lere varan bir artış seyri getirecek. Kuşkusuz bu verilerin ne kadar gerçekçi olduğu tartışılır, ama Batılı verilerin tümü İran’da önümüzdeki yıllarda bir ekonomik kalkınmanın alacağını gösteriyor.

Diğer taraftan uluslararası tekeller de 80 milyonluk bir pazara girmek için uzun yıllardır dört gözle bekliyorlardı. Anlaşmanın BM Güvenlik Konseyinde onaylanmasından birkaç saat sonra Almanya Ekonomi Bakanı Sigmar Gabriel’in İran’a ziyaret düzenlemesi, Fransa Dışişleri Bakanı Laurent Fabius’ün ise fazla gecikmeden 29 Temmuz’da resmi bir ziyaret gerçekleştireceğini açıklanması, bunların ne kadar iştahlı olduklarını gösteriyor. Fransa’nın en büyük tekelleri arasında olan Total, Renault ve Peugeot’nun yöneticileri uzun yıllardır bir şekilde süren ilişkilerin karşılıklı sözleşmelere dönmesi için siyasi iktidardan yeşil ışık bekledikleri yönlü açıklamaları ise Fabius’ün resmi ziyaretinden neler beklediklerine vurgu yapıyor.

İRAN SEÇİMLERİNİ ETKİLEYECEK

Anlaşmanın iç politikada da etkisi olacak. Şubat ayında İran’da parlamento seçimleri var ve şimdilik bu anlaşmanın İran Cumhurbaşkanı Hasan Ruhani’nin elini güçlendirdiği görülüyor. Ramazan bayramında ülkenin ruhani lideri Ali Hamaney’in yaptığı konuşma bu anlaşmanın “İran’ın çıkarlarına olduğu” yönündeydi. Hamaney, anlaşmanın İran’ın 6. Ekonomik Kalkınma Planına (2016-2021) uygun olduğu ve bu planda belirlenen ülkenin bağımsızlığını artırma, bilim ve teknolojinin geliştirme hedeflerini sağlayacak olmasının yanı sıra, İslami değerlerinin de daha fazla yaygınlaşabileceği ve uluslararası arenada etkisinin artacağı yönlüydü. Tabi ki, atom bombasının Kuran ve şeriatta yasak olduğunu da sözlerine ekleyerek Ruhani’ye dinsel destek çıkmayı da unutmadı. Kuşkusuz seçimlere 7 ay kala muhalif partilerden Ruhani’yi eleştirenler de var. Örneğin kimi milletvekilleri Dışişleri Bakanı Muhammed Cevad Zarif’i “vatana ihanetle” yargılamak için girişimlerde bulundular, ama buna herhalde kendileri de inanmıyorlardır.

ANLAŞMADA NELER VAR?

109 sayfa ve 5 ek bölümden oluşan anlaşma, öz itibariye 5 Nisan’da Lozan Anlaşmasının belirlediği çerçeveye uygun olarak kaleme alınmış. Burada İran’ın nükleer programının sivil ve barışçıl olma şartıyla uluslararası ekonomik ve siyasi ambargonun kalması öngörülmüştü. 10 ile 25 yıllığına imzalan Viyana Anlaşması ise İran’ın iki temel talebini kabul etti: “Uranyumum zenginleştirme hakkının” tanınması ve ona karşı yürürlükte olan cezaların, kimilerini istediği gibi “dondurulması” değil, “tamamen iptal edilmesi”.
Bu iki konuda İran kendi istediğini kabul ettirdi. Diğer taraftan, uzun yıllardır Batılıların istediği nükleer tesislerin yok edilmesi konusunda da İran geri adım atmadı. Bu tesisler yok edilmeyecek, ama burada yürütülen çalışmalar tamamen farklı bir yönde yapılacak ve uluslararası kurumların katı bir denetimine açık olacak.

Anlaşma İran’ın nükleer çalışmaları konusunda detaylara kadar girmiş: Bulunan az zayıflatılmış uranyum stoku (şu an yüzde 5 zenginleştirilmiş 7 bin 500 kg, yüzde 20 zenginleştirilmiş 200 kg olduğu belirtiliyor) gelecek 15 yıl boyunca yüzde 3,67 zenginleştirilmiş 200 kg uranyum stoku ile sınırlı tutulacak. Geri kalan ise Rusya’ya gönderilip stok edilecek.

DETAYLAR DAHİ DÜŞÜNÜLDÜ

Diğer taraftan İran gelecek 15 yıl boyunca uranyumu zenginleştiren tesisatları olan santrifüjlerden yenisini kurmayacak ve ülkede bulunan 19 bin santrifüjü (bunların 10 bin 200’ü yürürlükte) 6104’e düşürecek (bunların 5060’u yürürlükte olacak). İlk kuşak santrifüjleri (IR-1 tipi) olan bu enstalasyonlarda uranyum sadece yüzde 3,67 zenginleştirilecek, bu ise sivil nükleer kullanımı için yetiyor, ama atom bombası için gerekli olan yüzde 90 zenginleştirilmesi böylelikle imkânsızlaşıyor. Bunu yapabilecek ve İran’ın elinde bulunan ileri teknolojik aygıtlar ise (IR-2 santrifüj tipi) uluslararası denetin altında mühürlü kapıların ardında gizlenerek devre dışı tutulacak.

Eğer İran anlaşmayı bozar ve bu 2. kuşak santrifüjleri tekrar devreye sokmaya çalışırsa, bu önlemler onun bu teşebbüslerini uzatacak (santrifüjlerin tekrar çalışır hale getirilmesi en azıdan 1 yılı alacağı belirtiliyor, ki bu süre içerisinde İran’a karşı yeni önlemler alınması olanaklı). İran, Uluslararası Atom Enerji Ajansının (AİEA) yetkilerinin artmasını da kabul etti. Bunlar İran’ın tüm nükleer merkezlerine girme, kontrol etme ve şüphe durumunda bu sınırsız bir demetin hakkı olmasını kabul etti. Yalnız bunların askeri merkezlere girmesi sınırlı olacak. Uranyum madenlerinin denetimi de yine bunların elinde olacak ve İranlı yetkililer bunu engelleyemeyecek.

Anlaşma İran’a atom bomba üretiminin diğer maddelerinden olan “plütonyum 239” üretmesini de yasaklıyor. Bu maddeyi üretmeye yönelik oluşturulan tüm enstalasyonlar dağıtılacak. Son olarak da İran’ın nükleer silahlara bağlı olarak yürütülen füze araştırma ve yapımları da yasaklanacak.

AMBARGOLAR KALKACAK

Tüm bu yasaklar AİEA’nun bir raporuyla hayata geçtiği belirtildiği andan itibaren İran’a yönelik uygulanan ve özellikle de mali, enerji ve ulaşım sektörlerini olumsuz etkileyen ekonomik ambargo kalkacak. Aynı rapor, BM’nin diğer 6 siyasi kararının da iptal edilmesine yol açacak. Yalnız İran’a uygulanan nükleer silah yapımında kullanılacak tüm teknolojik aygıt ve materyal ambargosu, AİEA’nın kesin sunacağı ve an azından 10 yıllık uygulama sonucu hazırlayacağı rapora bağlanacak. Silah ticareti ile ilgili ambargo ise en azından 5 yıl yürürlüğe devam edecek, ve bu süre içerisinde yapılabilecek silah sözleşmeleri BM’nin Güvenlik Konseyinin onayına bağlanacak.

Anlaşmaya İran’ın uymadığı ve bu yönlü ciddi şüphelerin olduğu durumlar da İran 35 gün içinde kabul edilebilir bir açıklama getirmek zorunda. Aksi takdirde ambargo derhal yürürlüğe girebilir. Güvenlik Konseyinde tartışmada cezaların tekrar onaylanmasına karşı çıkan ülkelere karşı ise herhangi bir ülkenin veto hakkını kullanması yeterli olacak.

Fransız basınında çıkan haberlere göre, bu önlemi Fransa önermiş ve kabul edilmesi için çok uğraşmış. Açık ki otomatik onaylanacak cezalara karşı Rusya ve Çin’in itirazlarına karşı diğer 3 Güvenlik Konseyi üyesinden birisinin veto hakkını kullanması yeterli olacak. Müzakerelere katılan bir Fransız diplomatın açıklamalarına göre ne Rusya, ne de Çin bu önlemin onaylanmasına karşı çıkmış.

İSRAİL, ABD İLİŞKİLERİ YIPRATMAYI DAHİ GÖZE ALDI

İran’ın bölge de güçlenmesini gören İsrail bu anlaşmadan an fazla rahatsız olan ülkelerin başında geliyor. Oysa ki İsrail uzun yıllardır atom bombasını elinde bulunduruyor ve AİEA temsilcilerinin gelmesini kesinlikle ret ediyordu.

Eski İsrail başbakanları Yitzhak Rabin, Ehud Barak, Ariel Şeron veya Ehud Olmert’den farklı olarak Netanyahu, ABD ile ilişkilerini de yıpratmaya göze alarak, İran’ı ana tehdit olarak görüyor. Kuşkusuz İran eski İran değil ve bölgedeki güç dengeleri de eskiden olduğu gibi değil. Ama İran’ı esas tehdit olarak ilan etmesi, Netanyahu’ya bölge deki statükoyu, kendisi açısından esas olarak da Filistin sorununda, aslında Yahudi toplumu açısından da artık kanayan ve derinleşen bir yara haline gelmiş olan mevcut durumu devam ettirme olanağı sunuyor. Dolayısıyla Netantahu’nun Washington’daki lobi çalışmaları eskisine göre bu dönem daha da hızlanacaktır.

Kongre’nin sözleşmeyi iptal etmesi için Cumhuriyetçilerle daha sıkı temaslar içerisinde olacaktır. Kuşkusuz Kasım 2016 seçimleri için aday adaylıklarını açıklamış ve şimdiden kampanyaya başlayan Cumhuriyetçiler için bu sözleşme Obama’yı zayıflatmanın bir vesilesi de olabilir, en azından öyle değerlendiriyorlar. Cumhuriyetçilerden aday adayı Rick Santorum, ya da senatör Bob Corker’ün bu yönlü birçok açıklamaları bulunuyor. Yalnız Senato’da çoğunlukta olan Cumhuriyetçilerin engellerine karşı Obama’nın eli de bağlı değil. Zira veto hakkı var ve bunu kullanmaktan geri durmayacaktır. Üstelik Senato’nun ekonomik ambargoyu kaldırmayı ret etmesi durumunda bile bu sadece ABD’yi bağlayacaktır ve diğer ülkelerin tekelleri açısından bir engel teşkil etmeyecektir. Bu ise sadece ABD’li tekellerin İran pazarına girmesini ve haliyle de rakipleri karşısında zayıflamasına yol açacaktır. Muhafazakâr Cumhuriyetçiler ise ABD’li tekellerin rakipleri karşısında cezalandırılmasının ne isterler ne de bunun sorumluluğunu üstlenebilirler.

ARAP MONARŞİLERİ ABD ÇIKARLARINA BOYUN EĞDİ

Bölgenin Sünni Arap monarşileri İran’ın elinin güçlenmesini istemeseler bile yapılan anlaşmayı resmi olarak olumlu bulduklarını açıkladılar. Yalnız resmi açıklamalardan öte, Suudi Arabistan Krallığı ekonomik olarak daha da güçlenmiş bir İran’ın bölgede kendisine daha ciddi bir rakip olması ve bölgedeki çatışmalarda Şiileri daha ilerden desteklemesinden tedirgin. Üstelik buna bir de petrol ve gaz fiyatlarının düşmesi ve Sünni krallığın gelirlerinin buradan azaldığını da eklemek gerekir.

İran’ın bugün Yemen’de, Bahreyn’de Şii grupları maddi ve askeri olarak desteklediği de bilinmez değil. Değişik veriler öne sürülüyor ama uzmanların gerçeklere en yakın olarak kabul ettiği verilere göre İran, Hizbullah’a her yıl 200 milyon dolar, Suriye rejimine ise 35 milyar dolar yardım yapıyor. Yardımlarım miktarlarından da öte İran’ın desteği olmadan Esad’ın iktidarda kalmasının imkânsız olduğu bölgeyi yakından takip eden herkesin gördüğü bir gerçek.

‘ESAS KAYGI İRAN DEĞİL SURİYE VE IRAK’

Anlaşma görüşmelerine katılan Fransız bir diplomat tepkilerin bu yönlü olacağının beklendiğini ifade ederek şunları belirtmiş: “Bölgede ki birçok Arap devleti için esas kaygı İran’ın olası bombası değil, Suriye’nin bölünmesi, Irak’ın parçalanması ve tüm bölgeyi tehdit eden IŞİD”. Oysa ki İran’ın, Irak ve Suriye’de IŞİD’e karşı aktif bir savaş içerisinde olduğu bilinmeyen bir şey de değil ve burada ortak bir düşmana karşı mücadele de zaten fiiliyatta yan yana olmak zorundaydılar. Ama Moskova’ya yakın kaynaklar İran’ın uluslararası diplomatik arenaya daha aktif katılmasının artık kaçınılmaz olduğunu, bunun IŞİD’e karşı koalisyonu genişleteceği ve kaçınılmaz olarak Suriye sorununa siyasi bir çözümü dayatacağını ifade ediyor. Tüm bunlar Türkiye’nin önümüzdeki dönem dış politikasının daha da zora gireceğinin belirtileri.

www.evrensel.net