Hüzün ki en çok  yakışandır devlete

Hüzün ki en çok yakışandır devlete

Sorun şehir planlaması ya da şehircilik anlayışının yeni durumlara uyum sağlarken kentsel dokuyu ve kent tarihini korumaya özen göstermesidir. Örneğin tarihi bir yapının çatısını otoparka dönüştürmek modernite ya da modern insanın ihtiyaçları ile açıklanamaz. Para ve kent kültüründen yoksun olmakla açıklanabilir.

Zehra Çiğdem ÖZCAN

Birkaç yıl önce Beyoğlu İstiklal Caddesi'nin parke taşlarının yenilenmesi işi aylar sürmüş; cadde, yazın toz duman, kışın çamur içinde ücra bir köy yolu gibi debelenip durmuştu. İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı Kadir Topbaş da katıldığı bir televizyon programında kendisine bu konuda sorulan bir soru üzerine; yenileme işini yapan şirket yetkilisine sitem ettiğini üzgün bir ifadeyle beyan etmişti. Karşımızda İstanbul gibi bir kentin büyükşehir belediye başkanını değil de evinin boya badana işi için ustanın peşinde koşan, ama işi uzadıkça uzayan bezgin bir vatandaş görür gibi olmuştuk.
Yüzlerce resmi yetkiyle donatılan ve bu yetkileri kullanırken devlete vekalet eden, bu yetkiler dahilinde de aslında devletin kendisi olan siyasetçi ya da yüksek bürokratların somut durumda iş görmeyen ya da inandırıcılığını yitiren kamusal bir söylem kullanmak yerine (Ortalama uzunlukta bir caddenin parke taşlarının yenilenmesinin aylarca sürmesinin mantıklı bir gerekçesi bulunamadığında ve mantıksız bir kamusal söylem kullanıldığında bu söylemin zayıflayacağı düşünüldüğünde) bütün resmi sıfatlarından sıyrılıp sıradan bir insan tepkisi vermesi özellikle son zamanlarda oldukça arttı. Bülent Arınç'ın sık sık "cam gibi şeffaf" bir insan olduğunu söyleyerek dürüstlüğünden ve açık sözlülüğünden dem vurması, kamusal meselelerin gerilimini bu yolla gidermeye çalışması, dikkatimizi kamusal meseleden insani bir duruma çekerek "ortamı yumuşatması" örnek olarak verilebilir. Evet bazen ağlar da Bülent Arınç. Böyle durumlarda koskoca devlet adamları bütün azamet ve resmiyetlerinden sıyrılıp iki tek atılacak dertli dostlara dönüşür.
Bu resmi adamların gayriresmi son hali Başbakan Ahmet Davutoğlu'da tezahür etti. Davutoğlu demecinde, İstanbul'un modernitenin kurbanı olduğunu, modernite tarafından hırpalandığını, şeytani bir yaklaşımla şehrin kadim ruhunun tahrip edildiğini, bir hazinenin küçük çıkarlar için tarumar edildiğini söyledi. Bu beyanatı okuyunca bir ülkenin Başbakanının mı yoksa eski İstanbul özlemiyle yanıp tutuştuğu için evden bile çıkmak istemeyen ve sürekli "Nerde o eski İstanbul şekerim" diye hayıflanıp duran yaşlı bir eski İstanbullu vatandaşın mı konuştuğunu ayırt etmek gerçekten zor. Yine bütün resmiyet bir kenara bırakıldı. Davutoğlu'nun neden şimdi böyle bir beyanda bulunduğunu bilmiyoruz ama demek ki ince siyasette kalın kamusal söylemin değil, naif insani bir söylemin kullanılması gerekti. Vakti zamanında Dönemin Başbakanı Erdoğan da şehrin siluetini bozduğu söylenen -siluet meselesi de ayrıca tartışılmayı hak eder- Zeytinburnu 16/9 kuleleri için müteahhit şirkete kızdığını söylemişti.
Beyanat oldukça sorunlu; o kadar sorunlu ki tutulacak hiçbir tarafı yok neredeyse.
Başbakanın bu beyanatının nedenini en azından şu an için bilemesek de, yukarıda da ifade edildiği gibi, bir başbakanın devlet adına konuşan resmi bir kişilik -hatta devletin kendisi olarak- değil de olaylara, olgulara uzaktan bakan sıradan biri gibi bir kentin dönüşümü hakkında bu şekilde hayıflanmasını nasıl yorumlayabiliriz? Bir kentin geçirdiği dönüşümün, uğradığı değişimin devletten azade, iktidardan bağımsız, kendiliğinden oluştuğunu mu düşünmeliyiz? Yapılan ve sökülen her yapının devlet denetiminde olduğu, gerekli izinlerin ve ruhsatların devlet tarafından verildiğini, sınırlamalara devletin karar verdiğini ve muafiyetlerin devlet tarafından sağlandığını bilmememiz mümkün değil. Yasalara aykırı inşaat projelerinin nasıl yasaya uygun hale getirildiğini, hatta uygun hale getirilmediğinde nasıl yeni inşaatların yapılmasını sağlayacak yeni yasalar çıkarıldığını, yasaya aykırı inşaatların yargı kararlarına rağmen nasıl yıkılmadığını ya da durdurulmadığını biliyoruz. Sadece bu işlerle meşgul olmak üzere Çevre ve Şehircilik Bakanlığından, büyükşehir belediyelerine, imar müdürlükleri, fen işleri, ruhsat müdürlükleri gibi bir dizi halkadan oluşan kocaman bir örgüt zinciri de mevcut elbette. İstanbul'da şehrin kadim ruhunu hırpalayan mimari oluşumların bu zincirden kendini kurtarması, bu zincirin izni ve onayı olmadan inşa edilmesi öngörülebilir mi? Sıradan bir fen işleri memurundan Çevre ve Şehircilik Bakanlığına ulaşan bu izin, onay ve denetim mekanizmasının tamamının bağlı olduğu Başbakanın bu şekilde sitem etmesi mümkün müdür? Şehrin kadim ruhu hırpalandıysa bunun sorumlusu "şehrin kadim ruhu" meselesini kendine dert etmek zorunda olmayan müteahhit şirket değil; o ruhun yok edilmesine izin ve onay veren, izin ve onay mekanizmasını, kurduğu başka bir mekanizmayla denetleyen/denetlemesi gereken resmi merciler, dolayısıyla devlet gücüdür. Bu nedenle de tüm bu işleyiş ve mekanizmaya hükümet eden başbakanın çaresizlik kokan beyanı kadar inandırıcılıktan uzak bir şey düşünülemez. Haliç üzerine yapılan ve tam bir hilkat garibesi olan metro köprüsü sanırız yetkililerin uyuduğu saatlerde yapılmadı.
Modernite meselesine baktığımızda ise iyiden iyiye bir kuyuya düşmüş gibi hissedebiliriz kendimizi.  Uygarlık insanın doğayla baş etme ölçüsüdür, öyle kabul edilir. Modernizmin teknik kalkınmacı yönü ise biraz da AKP'nin sürekli sözünü ettiği duble yollar, havaalanları vs. ile ilgilidir. Zaten Türkiye Cumhuriyeti devletinin modernizmden anladığı da her zaman ve bu yön, teknik kalkınmacılık (ya da sadece kalkınmacılık) yönü olmuş; tarihimiz boyunca modernizmin başka yönlerine çok fazla ilgi duymamışızdır. Ama Davutoğlu'nun beyanı, hem moderniteyi sadece teknik kalkınmacı yönüyle ele alıp mahkum etmesi, hem de teknik kalkınmacıktan da herhalde inşaat sektöründeki kalkınmayı anlaması bakımından oldukça sorunlu. Türkiye'deki inşaat sektörü teknik itibariyle modern olabilir ama ortaya çıkan sonucun moderniteyle bağdaştığı her zaman söylenemez. Çünkü modern anlamda kent, yapı ya da inşaattan çok daha fazlasıdır. Teknik kalkınma kavramı ile kentlerin bayındır hale gelmesi hedeflenir ancak kentin dokusunu bozan, tarihine zarar veren ya da ortadan kaldıran, kent hafızasına zarar verip kenti tarihinden yoksun bırakan yapılaşmanın modernite ile hiçbir ilgisi yoktur; rant ve sermaye ile ilgisi vardır. Kaldı ki her yeni ya da modern tarzın şehrin eski ya da kadim dokusuyla uyum sağlayamayacağı da söylenemez. Sorun şehir planlaması ya da şehircilik anlayışının yeni durumlara uyum sağlarken kentsel dokuyu ve kent tarihini korumaya özen göstermesidir. Örneğin tarihi bir yapının çatısını otoparka dönüştürmek modernite ya da modern insanın ihtiyaçları ile açıklanamaz. Para ve kent kültüründen yoksun olmakla açıklanabilir.
Davutoğlu'ya katılmamak mümkün değil. Ama keşke başbakan değil her sabah gittiği çay bahçesini bir sabah yerinde bulamayan sıradan bir emekli olsaydı.

Son Düzenlenme Tarihi: 10 Temmuz 2015 07:16
www.evrensel.net
ETİKETLER Çiğdem Özcan