Devlet şiddetinin ortaklaştırdığı filmler

Devlet şiddetinin ortaklaştırdığı filmler

Documentarist 8. İstanbul Günleri’nin programında devlet şiddetini gösteren filmler de yer alıyor. Haziran Yangını, Vaha ve Koloni bu konuda çekilmiş önemli örnekler.

Ezgi GÖRGÜ
İstanbul

Documentarist 2015, Türkiye’yi derinden etkileyen konularla alakalı filmleriyle devam ediyor. Bağımsız bir yapıyla 8 yıldır sürdürülen festivalde bu yıl konular çok çeşitli; devlet şiddetinden kaynaklı oluşan kayıplar, kentsel dönüşüm ile hak ve adalet arayışı...

Festivalin önceki gün SALT Beyoğlu’daki programında gösterilen üç film bu konuları içeriyordu; Koloni, Vaha ve Haziran Yangını. Üçünü peş peşe izleyince devlet şiddetine karşı içiniz öfkeyle doldurabiliyor. Öfkeyi bilemek de gerekli ancak kayıpların ardından kalanların ne yapması gerektiğine dair kafa yormak da çok önemli bir yerde duruyor ki ruh sağlığı ve acıyı soğurmak için belli başlı ritüellerin gerçekleştirilmesi elzem.

HAZİRAN YANGINI

Haziran Yangını... Herkesin gözünün önünde işlenen cinayeti ve Ethem Sarısülük’ü izliyoruz. Mahkeme salonlarında türlü türlü adaletsizliğin içine sokulmaya çalışılan Sarısülük ailesinin acıları onlar anlattıkça daha da derine sızıyor.

Türkiye Panorama bölümünde gösterilen belgesel filmi Yönetmen Gürkan Hacır yönetiyor. 27 Mayıs, 31 Mayıs ve Gezi günlerini izliyoruz ilk olarak. Ankara’da Kuğulu Park’ın göze hoş gelen romantik havasını veren kuğuların görüntülerinin ardından, büyük kalabalıkların, ‘artık yeter’ diyenlerin Kızılay’a, Sıhhiye’ye ve diğer meydanlara çıktığını o günlerin tanıklarından dinliyoruz.

Sonrasında Mustafa Sarısülük  Ethem’i anlatmaya başlıyor; çocukluğunu yaşayamadan yoksulluğun sebep olduğu yoksunlukla hayata erken atılanlardan olduğunu, çok çalıştığını, hep güldüğünü ve mücadele ettiğini, Ethem’e ait izlediğimiz video kayıtlarından ve anlatımından öğreniyoruz. Baba Muzaffer Sarısülük’ü de izlediğimiz belgeselde babanın acısını doğaya verdiği değerle birlikte izliyoruz. Tek başına yaşayan baba, Ethem’in kendisine bir köpek olarak döndüğünü söylüyor. Annesi Sayfi Sarısülük’ün sorduğu soru, ‘Benim oğlum ne yaptı?’

Gürkan Hacır, aylar süren belgesel çekimlerinden sonra böyle bir filme ihtiyaç olduğunu anlatıyor. ‘Gezi’yi anlamaya ve anlatmaya çalıştık’ diyen Hacır, Haziran Yangını için ‘Gezi şehitleri için bir saygı duruşu’ diyor.

‘HÂLÂ BULUNAMAMIŞ CESETLER VAR’

Gürcan Keltek’in yönetmenliğini yaptığı Koloni, Kıbrıs’ta geçiyor, 1974’te adada Müslüman Türkler ile Ortodoks Rumlar arasında ortaya çıkan gerginlikten sonra yaşanan savaş sırasında öldürülen insanların izini süren Otonom Kayıp Şahıslar Komitesini anlatıyor. Kıbrıs’ta verilen mücadeleden sonra, Birleşmiş Milletler tarafından oluşturulan bu komite bir Türk, bir Rum ve BM’den bir üye ile beraber, bugünün moda deyimiyle üçlü bir koalisyondan oluşuyor. Savaş sırasında öldürülüp kaybedilenlerin izini sürenler, geride kalan çocukları. Usulüne uygun gömmek, mezarına çiçek koymak, dua etmek ve mum yakmak gibi ölümün ardından iç soğutan, dindiren davranışları yerine getirmek istediklerini filmde belirten aileler, ölülerini kuyularda arıyorlar. Bunlardan biri de Aia Napa denilen bir kuyu. Komitenin çalışmalarını izlediğimiz kazı görüntülerinde ailelerin ya da bir yakınlarının ihbarı üzerine gidilen bölgede kazı çalışmaları, titizlikle yapılıyor, kimi zaman hiçbir şeyin ya da hayvanların kemiklerinin de bulunduğu bu kazılarda ortaya çıkan iskelet parçaları üzerinde DNA testleri yapılıyor ve ailelerine ulaştırılıyor. Türk ve Rumların çok sayıda kayıp verdiği aktarılan film gösteriminden sonra konuşan Yapımcı Aziz Mullaaziz, bu tür devletin içinde olduğu şiddet olaylarının dünyanın başka yerlerinde yaşanmaya devam ettiğini söyledi. 1974’te Türkler ve Rumların birlikte yaşadıklarını, savaştan sonra ikiye bölündüğünü hatırlatan Mullaaziz, ‘Komitenin çalışmaları hâlâ devam ediyor. Bulunamamış bir sürü cenaze var’ dedi. Komitenin çalışma şeklini anlatan Mullaaziz, ‘Yakınları öldürülen kişiler “Şu bölgede birileri öldürüldü” diye ihbarlar yapıyor, kazılar yapılıyor, belirlenince kayıp ailelerinin listeleri belirleniyor’ diyerek kayıp bulma sürecini anlattı. Çalışmaların siyasi sebeplerden dolayı zaman zaman kesintiye uğradığını anlatan Mullaaziz, ‘Bugün Kıbrıslı Rumlar ve Kıbrıslı Türkler başarıyla çalışıyor’ dedi.

KORUCULUKTAN KAÇAN REŞİT DEDENİN ‘VAHASI’

Vaha’da korucu olmaya zorlanan ancak bunu kabul etmeyen 1926’lı Reşit Zengin’in hikayesi anlatılıyor. Belgeselde, yaşadıkları köyde kan davası yüzünden uzakta oturan Zengin ve ailesi, bir süre sonra askeri yetkililerin köye gelerek köyde yaşayan ve eli silah tutan her erkeğin korucu olmasını isteklerini ve bunu reddettiklerini, Reşit dedenin ağzından hüzünle dinliyoruz. Kendi askerlik deneyimini de anlatan Zengin, köye gelen askerlerin korucu yapmak için köylülere silah dağıttığını, ancak kendisinin kabul etmesi durumunda  gerillayı karşılarına alacaklarını, bunun için kabul etmediğini söylüyor. Bunun için köyünden kalkıp giden Zengin, şehirde oturmaya başlıyor. Burada meyve ağaçları ve bostan eken Zengin, köyünde sürdürdüğü üretim biçimini şehirde de sürdürüyor, koca koca binaların ortasında bir vaha gibi yeşilliklerle tek başına kalıyor. Bir kızını da 30 yıllık savaş sürecinde gerilla olarak yitirdiğini anlatan Zengin’i, geçmişe takılan gözleri ve geleceğe bakan umutlu gözleriyle izliyoruz perdede. 20 yıldan fazladır göçüp geldiği bu yerde şimdi toplu konutların ortasında kalmasıyla birlikte, evini satmayacağını, ölümünü de burada bekleyeceğini anlatıyor Reşit dede, bu ‘vaha’ gibi olan küçük kara parçasında. 

www.evrensel.net