GÖZLEMEVİ

  • Ben o “küçük Amerikalılaşmaya” iman etmiş kocayı tanıyorum. Adı ister Celâl olsun, isterse Kemâl… Önemli değil.


    Ben o “küçük Amerikalılaşmaya” iman etmiş kocayı tanıyorum. Adı ister Celâl olsun, isterse Kemâl… Önemli değil. Yükseköğrenim görmüş, ama toplumda kendine iş ve yer bulamadığından için için kendini kemiren ozan-çevirmen Suat’ı ya da Fuat’ı da yakinen tanırım… Adı fark etmez, tanıyorum ya, siz ona bakın! Ya ablasını? Ablasını da tanırım. Daha eşitlikçi bir dünya umuduyla yanıp kavrulan; sanat, yazın, müzik tutkunu Sanay’ı ya da Şenay’ı tanımaz olur muyum hiç? Tanırım. 1914 doğumlu bir Rus Yahudi’si olan Erol Güney ile de tanışıklığım var (Erol Güney’in Ke(n)ndisi / Göçmen-Çevirmen-Sevgili / Haluk Oral – M. Şeref Özsoy – Yapı Kredi Yayınları, 2005). 1940’lı yıllarda Tercüme Dergisi’nde bir araya gelerek başlatılan kültür hareketinin yaşayan son temsilcisi Erol Güney’i nasıl tanımam? Onu da tanırım. Ben, 1950’li yılların çocuğu, 1960’lı yılların delikanlısıyım. Yani, bir anlamda Nesrin Kazankaya’nın “Şerefe Hatıralar – 1955” başlıklı oyununda anlattıkları arasındayım, olayların yakın tanığıyım.

    Bataklığa düşmemizden önceki son fotoğraf
    Nesrin Kazankaya, son yazdığı ve halen Tiyatro Pera’da sahnelenmekte olan yukarıda andığım oyununda, 1955-56 yılları arasında İstanbul’da Nişantaşılı soylu ve zengin bir ailenin yaşamı ekseninde gelişen olayları anlatıyor. İki bölümlük oyunun ilk bölümünde, yeni kurulan çok partili demokratik rejimle liberal ekonomik atılımlar yapan Türkiye’deki siyasal süreçte, bir ailenin varoluşunu konu edinmiş. Oyunun ikinci bölümündeyse aileyle ilişkili ikinci kuşak figürlerin toplumsal ve siyasal çalkantılar doğrultusunda yaşadıkları 70’li yıllar yer almakta. Bu iç içe geçen iki öyküde, aile bireylerinin farklı dönemlerde de olsa siyasal sistemin yol açtığı sorunlarla yaşadıkları parçalanmalar, yitirilen yaşamlar var. Dediğim gibi, benim de pek iyi bildiğim yıllar bu yıllar. Toplumumuzun şu anda içinde bulunduğu bataklığa düşürüldüğü yıllar o yıllar.

    Umut fakirin ekmeği
    Nesrin Kazankaya sanki bir dönemsel fotoğraf çekmiş. Bu fotoğraf içinde politik hataların insanların yaşamını nasıl altüst ettiğini mükemmel bir kurguyla işaretlemiş. İnsanların kaderi, ülkelerinin kaderinden ayrılamıyor, ne doğru bir “teşhis”! Gelin görün işte, 1950’lerde yapılan hatalar, ister istemez gelecek yılları da olmazcasına etkiledi. Bakmayın siz oyunun sonundaki: “Güzel 80’li yıllara” repliğine. Esasında insanın içini yakan bir son bu! 80’lerde de bulamadık beklediğimiz güzelliği. 90’lı yıllara başlarkenki umutlarımız da heder oldu. 21. yüzyılın ilk altı yılını da yedik, umutlarımız hâlâ ekmeğimiz.

    Suat’ın psikolojik durumu, siyasal tutumu
    “Şerefe Hatıralar – İstanbul 1955” oyunu ile Nesrin Kazankaya’yı öncelikle Cumhuriyet tarihiyle yüzleşme cesaretini gösterdiği için, aydın sorumluluğunu yerine getirdiği için kutlamak isterim. Bugüne değin hep insana değgin oyunlar yapan, bu oyunlarda Türkiye’nin geçmişine sürekli göndermelerde bulunan, seyircisini geçmişiyle yüzleştiren Tiyatro Pera’yı da övmeden duramayacağım. Türkiye’nin gerçek dönüm noktası olarak 1955’i saptamalarından ötürü, Nesrin Kazankaya’yı ve Şafak Eruyar’ı da huzurlarınızda alkışlıyorum. Osmanlı anlayışının devam ettiği yıllarda Cumhuriyet coşkusunu yaşamak gibi bir ikilemin politik aymazlığı getireceği noktasının altının bu ikili tarafından kısa, öz, ama böylesine kalın çizilmesini “takdirle” karşıladığımı da itiraf edeceğim. Diğer taraftan, dönemin mutsuz aydını Suat’ın psikolojisi ve siyasal tutumu daha net çizilebilir miydi diye lütfen ısrar etmeyin sormayacağım. Suat muhalif mi, devrimci mi, nihilist mi varsın seyirci çözsün diyeceğim.

    Nesrin Kazankaya’nın rejisi
    Oyunu, aynı zamanda yazarı da olan Nesrin Kazankaya yönetmiş. Yönetirken dramatik bir yapı yeğlememiş, ama titiz bir estetik arayış içine girmiş. Oyunun kimi yerlerini cam arkasına taşımış, kimi yerlerde de oyuncuları dondurmuş. Şampanyalı yılbaşı partisiyle, tango ezgileri eşliğinde Suat/Sanay/Celal’in dans tablolarıyla görsel zenginlik sağlamış. Sam Amca güdümlü kalkınma politikası, 6-7 Eylül olayları, Erol Güney’in bir yazısı nedeniyle sınır dışı edilmesi, “Stalin bataklığında gömülen şair”, “ormanda sırtından vurulan yazar”, “denizin ortasında bir kürek darbesi ya da bir kurşun sesi ile yok olmak” da konunun içinde yer almış. Yani Kazankaya, eseri yazarken düşünüp tasarladıklarını soyutluktan ve imgesellikten kurtarmış, sahnede somut ve gerçek bir yaşayışa kavuşturmuş.

    Aymaz’ın ve Dağtekin’in başarısı
    Suat ile Sanay’ın, Heinrich Heine’in şiirinden Friedrich Silcher’in bestesi “Lorelei” (ya da ‘Lorelai’) aryasını dinledikleri tablodaki gölge düşümleri ve oyuncuların yüzlerinin karanlıkta kalışları dışında, Yüksel Aymaz son derece iyi bir ışık tasarımı yapmış. Oyundaki her tabloyu, her tablo içindeki oyuncuların mizansenlerini, duruşlarını çok iyi saptamış ve oyunun bütününü düşünerek elindeki ışık malzemesiyle en ideal tasarım tekniğini uygulamış. Hele o karakterlerin “dondukları” tablolar… Pek güzel. A. Şirin Dağtekin’in minimalist, ama dönem izleri belirgin dekoru ve zevkli dönemsel kostümleri iyi üstü.

    Oyuncular
    Oyundaki tango figürlerini çalıştıran Ceren Ağat’a sözüm yok da, şarkıların çalıştırıcısı Filiz Salepçi’ye çalıştırmayı sürdürmesini önereceğim. Özellikle Aytunç Şabanlı’nın sesi çok kayıyor. Başak Meşe’nin Nedret’i, Berin’den daha başarılı bence. “Çaresi nedir” diye sual edecek olursanız, Başak Mete, Berin’in sarhoşluğunu, tutkusunu yeniden yaratan basit birkaç jest ve tavır bulmalı derim. Berin’i daha bir bedenselleştirmeli ve fiziksel olarak görünür kılmalı. Muhammet Uzuner Celâl’de iyi. Aytunç Şabanlı görevini yapıyor. Kazankaya, elbette ki oyunun temel direği. Gerçi tonlamalarında kimi yanlışlıklar yakalanıyor, yakalanıyor yakalanmasına da, rolden çıkmamaya gösterdiği özen, Sanay karakteri ile özdeşleşirkenki özel yoğunlaşması kolayca düzeltebileceği bu tonlama yanlışlarını görmezden gelmemi sağlıyor. Seçtiği kodlamaya ve kabul ettiği oyun konvansiyonlarına fevkalade hâkim Nesrin Kazankaya. Sanay’ın coşkularını yönetmeyi ve onları okutmayı da pek güzel biliyor. Sahnede, üretici-sanatçı olduğunun seyircisi tarafından unutulmasına asla izin vermiyor, izleyicinin oyundan aldığı hazzın büyük lokması oluyor. Mehmet Aslan’ın, Suat’ın duygusal yapısını yazarın istediği biçim içinde seyirciye kusursuz aktardığı elbette görmezden gelinmemeli, ama Suat’ı anlamak için önce dağarcığını dayanak almamış olduğu bence kıyasıya eleştirilmeli. Bir de, “arızi” yerine “arizi” dememeye özen göstermeli.
    “Şerefe Hatıralar – İstanbul 1955”, sezonun görülmesi gereken oyunlarının başını çekiyor. Mutlaka, ama mutlaka izlenmeli. (Tiyatro Pera / Taksim – Telefon 0212 245 44 60)
    Üstün Akmen
    www.evrensel.net