toprağı yeriz ne olacak!

Kars’ta başlayıp, Edirne F Tipi’nde sonlanan 11 yıllık cezaevi sürecine, biri başarısızlıkla sonuçlanan iki firar öyküsü sığdıran Mehmet Zengül, o firarları ve özgür olma tutkusunu anlattı.


“Cezaevine giren her tutsağın ilk aklına gelen şey, bir an önce oradan çıkmaktır. Bazısı tahliye olmayı hayal eder, bazısı affı, bazısı da kaçmayı. Ama mutlaka oradan çıkmayı düşler. Cezanın süresi ne olursa olsun çıkmanın yollarına bakılır. Tutsaklık insana göre değildir çünkü. Hayvana göre de değildir. 10 adım ileri gitmek istersiniz, çayınızı bir kahvede içmek istersiniz... Yani çok basit, çok insani isteklerden bile mahrum olmak, toprağa basamamak, sevdiklerine dokunamamak, görememek... Özgür olma, kapalı yerden çıkma arzusunu her gün her saat duyarsınız.” Taş duvarları, demir kapıları aşıp, 10 adım daha atabilmenin yollarını bu yüzden hep aramış Mehmet Zengül.
Kars’ta, 12 Eylül’ün yıldönümü nedeniyle hazırladıkları bildirileri dağıtmak isteyen dört gencin yakalanmasıyla genişleyen operasyonda gözaltına alınanlardan biridir Zengül. 1991 Eylül sonlarında başlayan mahkemenin, iki ay süren jet yargılamanın ardından verdiği 12.5 yıllık cezanın gerekçesi örgüt üyeliği.
Kars Cezaevi’nden, eski bir askeri hastaneden bozma Erzincan E Tipi Cezaevi’ne sevk edilir.
Daha Kars’tayken başlayan “dışarda olma” arzusunun en yoğun yaşandığı yer, bir yanında Munzur Dağı, bir yanında da tren yolu uzayan Erzincan Cezaevi olur. “Havalandırmaya her çıkışta Munzur’a veya o yola bakmak, dışarda olmak isteğini daha da artırıyordu. Cezaevi üç katlı. Biz ikinci kattayız, zeminle bağlantımız yok, en altta kalanların da böyle bir derdi yok.”
Kaçış planlarının henüz olgunlaşmadığı bir döneme denk gelen büyük Erzincan depremi, cezaevinden kaçma derdi olan olmayan bütün mahpuslara önemli bir fırsat sunar. Zira, depremle birlikte tüm cezaevi personeli kendini dışarı atmıştır. Özgür olma isteğine eklenen ölüm korkusuyla bu fırsat değerlendirilir de. Ancak...
“Kapıları kırdık. Çıkışta iki kapı var. Ya havalandırmaya çıkacağız ya dış kapıya. Dış kapıya yönelen de oldu ama genel olarak havalandırmaya yönelindi ve kapısı kırıldı. Topluca havalandırmaya çıktık. Deprem, havalandırmanın bir duvarını komple yıkmıştı ama yıkılan duvarın önünde ellerinde silahlar, askerler sıralanmıştı. Biz kapıları kırana kadar, onlar kaçma ihtimaline karşı dışarıda önlemlerini almışlar.”
Özel hayatın dokunulmazlığı!

Depremden kısa bir süre sonra yapılan toplu sevkin ilk adresi, iki ay kalacakları Gümüşhane olur. İlk kez siyasi tutuklu barındıracak olan Nevşehir E Tipi Cezaevi’nde Zengül ve 8 arkadaşının kaldıkları koğuşun, cezaevinin en dış koğuşu olması iyi bir fırsattır. Kaçılacaktır evet. Ama nasıl? “O güne kadar denenmiş her firarın öyküsü cezaevlerinde bilinir. Başarılı olsun olmasın Malatya nasıl yapmıştır, Kırşehir nasıl yapmıştır? Bu bilgiler aktarılır. Bir şey denenecekse onların kullanmadıkları teknikleri kullanacaksın. Biz de tünel kazacağımız için en temel sorun toprağı nasıl halledeceğimiz. Yoksa kazma problem değil.”
Bilinen bütün firar deneyimleri konuşulup, tartışılır. Uzunca bir süre alanı görebilecek bütün noktalardan gözlemler yapılır. Koğuş duvarı ile cezaevi dış duvarı arasındaki mesafe 11 metre olarak hesaplanır. Bir 30 metre daha gidilirse vadiye ulaşılacaktır. Özgürlük bu kadar yakındır işte. ‘92 Haziran’ında büyük bir heyecanla işe koyulurlar ancak, çıkan toprağın nasıl yok edileceği sorusu hâlâ yanıtlanmamıştır.
“Koğuşumuzun üst katı yatakhane, alt katı yemekhane. Bazen bir avuç toprak bile büyük sorun oluyor. “Yeriz ne olacak” önerileri oluyor ama, toprak bu. Ne kadar yiyebilirsin ki. Bir arkadaşın aklına yatakhanedeki dolaplar geldi. Normal çelik dolaplardı bunlar. Dolabı yatırıp, içerisine toprağı dolduruyorduk. Kilolu arkadaşlar bir güzel toprağı sıkıştırıyor sonra dolap kapağını çaprazlamasına kapatıyorduk. Kimi dolaba yüz elli iki yüz kilo toprak sığdırmıştık. Toprak koyduktan sonra rafları özenle kesip eskisi gibi içine yerleştirdikten sonra tekrar kapağı kapatıyorduk. 15 günde bir cezaevinde arama yapılırdı. Bazen 13. gün bazen 17. günde yapılırdı bu aramalar. Ama tarih yaklaştığında, örneğin dönemin gazetelerinin magazin eklerinden manken, sanatçı resimlerini kesip yapıştırıyorduk dolaplara. Dolapları oynatmadıkları sürece çok endişelenmezdik. Bir gün dolap kapağını açan bir subay içerdeki manken resimlerini görünce ‘İçiniz dışınız bir değil sizin, duvarlara ne yazıyorsunuz, dolabın içine ne koyuyorsunuz’ dedi. Bu çok zorumuza gidiyordu tabii ama ‘Bunlar genç arkadaşlar. Özel hayatlarına giriyor bu’ falan diyorduk.”
‘Bu ne biçim koğuş?’

Her tıkırtıya kulak kabartılan, 24 saat tünelle yatılıp tünelle kalkılan günler başlamıştır. Ancak tünel başladıktan kısa bir süre sonra, başta teknik zorluklar olmak üzere çıkan sorunlarla 9 kişinin başa çıkması zorlaşır. İlerleyen günlerde tünel katılımcıları daha da artacaktır.
“O arkadaşlar sadece teknik yardım yapacaklardı. Bir süre sonra koğuş komşusu olduğumuz arkadaşları da işin içine kattık. Kazma işi yine bizdeydi. Onlardan da zaman içinde malzemeyi saklama ve kazma konusunda yardımlar alınacaktı. Arada kısa süreli tutuklanıp gelen arkadaşlarımız oldu. Onları süreçten haberdar etmek istemiyorduk.”
Ancak, bir siyasi koğuş için alışılmışın dışında sürdürülen günlük hayat, haberdar edilmek istenmeyen gençlerden birinin tepkisini çekmekte gecikmez. “Bu ne biçim koğuş” der genç devrimci. “Ne kitap okunuyor, ne eğitimler yapılıyor. Ben böyle düşünmüyordum. Sürekli gürültü, patırdı. Böyle devrimci koğuş olmaz.” Aynı zamanda temsilci olan Zengül, genç arkadaşını sakinleştirmeye çalışıp, eğitim çalışmalarına başlayacaklarını söylese de, bir türlü yatışmayan genç daha sonra tünelden haberdar edilir. Yeni gelen gençlerin yönelttikleri eleştiriler, diğer örgütlerdeki haberdar edilmeyen siyasi tutuklulardan da gelir. “Bunlar ne biçim örgüt, bir taraftan televizyon, bir taraftan teyp. Biri saz çalıyor, biri top oynuyor. Yani o anda gürültü yapmamız gerekiyorsa o gürültü bizde fazlasıyla yapılıyor. Ve bu görüntü tepki topluyordu.”
Yemekhaneye gider!

“Dışardaki” tepkiler süredursun, aşağıda kazılmaya devam edilen tünel, dört ay sonra cezaevi duvarına kadar ilerlemiştir. İlk büyük engelle de burada karşılaşılır. “Biz duvara geldik ama temeli geçemiyoruz. Temelin altına ineceğiz, orda kocaman bir atık su rögarı var. Altından geçmek mümkün olmadığından, rögarı yarıdan kestik. Temeli aştık ama ondan sonra gidemedik çünkü sert bir zeminle karşılaştık. Biliyoruz, sert kaya ile karşılaştığımızda onun etrafından dolanmak gerek. Kayanın etrafını dolanırken hızlı bir şekilde gidiyoruz ama her yağmur yağdığında su doluyor tünel. Biz perişan vaziyetteyiz. Suyu boşaltmakla bir hal olmuşuz.”
Bu arada sert zemin engeli aşılmış, tünel uzunluğu 40-50 metreyi bulmuştur. Hesaplara göre çoktan dışarıda olmaları gerekmektedir. Şüpheler artınca, yeniden titiz ölçümler yapılır. “O günlerde Yücel Sarpdere’nin Vatandaş Abuzer kitabı yeni çıkmış. Orda da bir tünel hikayesi var ve 7 metrelik yanlış yapmışlar. Biz de ‘7 metreyi de nasıl fark etmezler. Burada bir abartı var’ diyorduk. Ama neticede bizde yanlıştaydık. Öyle bir yanlıştaymışız ki, bırakmışız dış tarafı, dönüp bir L çizmişiz. Yani 100 metre de kazsak dışarıya çıkamayız. Geldik tekrar rögarın olduğu yere. Buradan bu kez doğru yöne kazmaya başladık. Ama ondan sonraki sert zemin epey bir uğraştırdı. Oradan çıkardığımız toprakları da o yanlış kazdığımız yere doldurduk. Toprak sorunumuzu da halletmiştik önemli oranda. Yani 6-7 ay da orası sürdü. Rögarın oradan tekrar kazmaya başladığımız zaman bir arkadaşın şöyle bir önerisi olmuştu. ‘Buraya iki tabela koyalım. Üstüne de yazalım, yemekhaneye gider, özgürlüğe gider!’”
Koğuşun en zayıflarının girip kazdığı tünel ilerledikçe, muşambalardan yapılmış körüğün yetmediği durumlarda kötü de olsa rögardan gelen hava, ya da farelerin açtıkları delikler, havalandırma sorununu kolaylaştırır.
Çıkma hazırlıkları

Ve nihayet 10 aydır büyük bir emek ve tedirginliklerle kazılan yaklaşık 45 metre uzunluğundaki tünel tamamlanır. İçerideki ve dışarıdaki hazırlıklar tamamlanmıştır. Değişik örgütlerden 22 kişi ertesi gün kaçmak için artık hazırdır. Ama o akşam gelen haber bütün planları altüst eder.
“Buca Cezaevi’nde tünel patlamış. Bir cezaevinde tünel bulunduğu zaman, bütün cezaevlerinde baskın aramalar yapılır. Bunu biliyoruz. Tüneli hızlı bir şekilde kapatmak durumunda kaldık. ‘Gitsek mi, gitmesek mi’ diye tartışmaya başladık. Arama olacak biliyoruz, ama yaptırmamamız gerek.” Yaptırmazlar da. İki gün sonra, aylardır bıraktıkları sakallarıyla vedalaşıp tünele girerler. Ama en öndeki arkadaşları sıkışınca, kaçış ertesi güne kalır. Neredeyse hepsinin aynı andaki traşlı hallerini gardiyan ve idarecilerden gizlemek kadar, o son saatlerin heyecan ve gerilimiyle de başa çıkmak zordur.
“Buca tüneli patladıktan sonra uyumadık dersek yeridir. Kimse uyuyamıyordu, ondan önce de her arama bizim için gerginlikti, her tıkırtı... Son günlerinde de kimse yatmaz oldu, herkes bir tedirginliğin içinde. Doğrusu bu kadar emek verdikten sonra yakalanmasından da korkuyoruz.”
Korkulan olmaz ve 17 Şubat 1993’te öğleden sonraki sayımın ardından girdikleri tünelden 18’i çıkmayı başarır. Kalan dört kişi sıkıştıklarından geri dönerler. Ertesi gün televizyondan kendi kaçışlarının haberini beklerken, Bayrampaşa’dan firar haberi verilir. Nevşehir firar haberi için bir gün daha bekleyeceklerdir.
Mehmet Zengül’ün mücadeleye kaldığı yerden devam ettiği özgürlüğü 11 ay sürer. Antep’ten arkadaşını tedavi için getirdiği İstanbul’a ayak bastığı gün yakalanır. İşkenceli sorgular sona erdiğinde Nevşehir’de, firarlardan sonra bütün hakların ortadan kaldırıldığı cezaevindedir yine.
Burada sadece bir hafta kaldıktan sonra, bu kez Yozgat E Tipi’ne sürülür. Yine kaçma planları yapılır. Ancak bütün gözler bir başka firari olan Hasan Durna ile onun üzerinde olduğu için, bu kez vitrinde kalmaya özen gösterirler. Gardiyanlar ne zaman mazgal deliğini açıp koğuşa baksalar, Durna ile Zengül’ü birlikte tavla oynarken ya da volta atarken görürler.
Bir tesadüf sonucu, cezaevi kaloriferlerinin aynı zamanda lojmanları da ısıttığını öğrenmek, planın nasıl olacağını da belirler. Bu kez tuvaletin fayansları kırılarak, duvardan klozet altına girilecek, tünel buradan ilerleyecektir.
“Tabii fayansları sökemedik, kırıldı. Başka yerden söküp yapıştırdık. Yoğurt kutularını fayans ölçülerinde kesip, yüksek yerlerden çıkardığımız fayansların yerine yapıştırdık. Oradaki tünelimiz çok uzun olmayacaktı. Kalorifer borularını takip edip, cezaevi ile lojman arasında çıkacağız. Bütün hesabımız bu. Ama bir gün arama sırasında o yoğurt kaplarından yaptığımız plastik fayanslardan biri düşmüş. Fayans plastik olunca, istediğimiz kadar reddedelim. Şüphelendiler.”
‘Yenilginin acısı büyük’

Askerler tam 21 gün tünel ararlar. 21 gün sonra, bir askerin hızlıca vurarak açtığı tuvalet kapısının fayansı kırması ile ortaya çıkan tünel, cezaevindeki olumsuz koşulların daha da artmasına neden olur. Verilen mücadele ile bazı haklar geri alınır. daha sonra 5 yıl kalacağı Bursa Özel Tip Cezaevi’ne gönderilen Zengül ve arkadaşları, kaldıkları koğuş dışarıya en uzak yerde olduğu için bir girişimde bulunamazlar. 19 Aralık katliamını Bursa’da yaşayan Zengül, buradan önce inşaatı henüz tamamlanmamış Kandıra F Tipi’ne, iki ay sonra da Tekirdağ F Tipi’ne nakledilir. 11 yıllık cezaevi sürecinin son durağı iki ay kaldığı Edirne F Tipi olur. Kapıdan çıkarak ulaştığı özgürlük günlerinde, en çok karşıdan karşıya geçmekte zorlanır.
Mehmet Zengül, bildiri dağıtmaktan ya da slogan atmaktan onlarca yıl cezalara mahkum olmanın daha da tetiklediği “özgür” olma çabasının ister F tipi, ister L tipi olsun süreceğini söylüyor ve ekliyor: “Yenilginin acısı, sıkıntısı büyük. Ama yeni cezalar alınacak, şu olacak, bu olacak onları düşünmüyorsun. Yakalandığın zaman işin sorumluluğu ve sonuçları sadece size ya da kaldığınız cezaevine değil, bütün cezaevlerine yansıyor. En çok bu sizi üzüyor. Ama belli bir hayıflanma olsa da sonuçta özgür olma çabası bitmiyor. Bitmeyecek de.”
Serpil İlgün
www.evrensel.net