‘koçak dolan kaçak gel!’

Bir sevda manisinden dilime dolanmış olmalı, “koçak dolan, kaçak gel!” dizesi. Belki de yiğitliğin yani koçaklığın, sevdada hoş görülmeyeceğini bilmekten doğmuş bir söyleyiştir. Kim bilir hoyrat mıdır, mahnı mı? Karapapakların (Terekeme de diyoruz ya) ünlü söylence kahramanı Koçak Nebi’ye bazan Kaçak Nebi denişi de böyle bir deyişten doğdu belki.


Bir sevda manisinden dilime dolanmış olmalı, “koçak dolan, kaçak gel!” dizesi. Belki de yiğitliğin yani koçaklığın, sevdada hoş görülmeyeceğini bilmekten doğmuş bir söyleyiştir. Kim bilir hoyrat mıdır, mahnı mı? Karapapakların (Terekeme de diyoruz ya) ünlü söylence kahramanı Koçak Nebi’ye bazan Kaçak Nebi denişi de böyle bir deyişten doğdu belki. Kaçak Nebi 19. yüzyılda yaşadığı söylenen halk kahramanlarından biri. Destana göre Revan Şehri yakınlarında, Araz Irmağı kıyısında Gazahlı denilen mevkideki Nevruz şenlikleri Kaçak Nebi’nin ortaya çıkma sebebidir. Bu şenlikler genellikle yöre beylerinin sorumlulukları ve yönetimleri altında yapılırmış. Sözü edilen şenliği yöneten Gazahlı beyi olan Halil Bey, söylentilere göre, yörede Rus işgalini desteklemektedir. Şenlikteki manda dövüşünde Nebi’nin mandası kazanınca bir kavga çıkar. Bey, Nebi’nin tutuklanmasını ister. Adam öldürmekten mahkemeye çıkarılacak ve yargılanacaktır. Rus yöneticilerin ve Gazahlı beyinin eline geçip yargılanmayı kabul etmeyen Nebi, dağlara kaçar.
Bu beyin emrinde olan Gazah askerleri ile Kaçak Nebi’nin kavgası destan boyunca anlatılır.
Zındandan alasan

Kimi destan çeşitlemelerinde Nebi, sevgilisi Hacer’le birlikte evinde kuşatılır. Hacer ona elbiselerini giydirip hapisten kaçırır. Onun yerine zindana atılır. Nebi’ye türkülerle seslenerek onu zindandan kurtarmasını ister: “Ay Nebim kurtar beni sarı saldat elinden / Gel Ay Nebım gelesen gele beni bu zındandan alasan.”
Hapisten kaçmak, haksız yere hapsedildiğine inanılanlar için bir hak sayılır halkın gözünde. Bağlantısı “Eşkıya dünyaya hükümdar olmaz” dizesi olan türkü de bir hapisane kaçağı için yazılmıştır. Sandıkçı Şükrü için. Şükrü bir düğünde kardeşinin bıçakla karnından yaralanması üzerine kardeşini yaralayan Abdi Ağa’nın uşağını (bir anlatıma göre de Abdi Ağayı) orada vuruyor. Bu olay üzerine hapishaneye düşen Sandıkçı Şükrü bir süre sonra bazı arkadaşlarıyla birlikte hapishaneden kaçıyor ve dağa çıkıyor. Sandıkçı Şükrü, dağa çıktıktan sonra, mücadele etmesi yüzünden halk tarafından da seviliyor ve destekleniyor. Bir söylentiye göre bir köyde bir kahvede kuşatılıyor, çatışmadan sonra yakalanıp zincire vurularak batıya gönderildiği fakat kapatıldığı yerden atlayıp Rizeli sandalcılar tarafından kurtarıldığı anlatılır. “Çok zamandır çektim kahrı zindanı / Bize de mesken oldu Sinop’un hanı / Firar etmeyilen buldum amanı / Eşkıya dünyaya hükümdar olmaz // Sinop kalesinden uçtum denize / Tam üç gün üç gece göründü Rize // Karşıki dağlardan gel oldu bize / Eşkıya dünyaya hükümdar olmaz.”
Halk destek verince

Sandıkçı Şükrü’nün yakalanmaması ve her geçen zaman içinde daha çok halk desteği sağlaması üzerine Trabzon Valisi Kadir Paşa önemli sayıda adam toplayarak Sandıkçı’nın üzerine gönderiyor. Araya arkadaş hilesi de girince sonuç bellidir. Sandıkçı Şükrü’yü doğrudan gören ve tanıyan Refii Cevat Ulunay, ondan “Yaptıklarına pişman olmuş, fakat affedilmeyeceğini bildiği için teslim olmayan mert bir insan” olarak söz eder. 1843-1909 yılları arasında yaşamış Rizeli Kahya Salih adında dinci ve tutucu bir şairin de Sandıkçı Şükrü’yle ilgili bir destanı varmış. Karadeniz ağzıyla yazılan destanda “Şükri dedikleri bir merd eşkıya”nın “Devlet hükümatina” kurşun attığı için öldürüldüğü anlatılırmış.
Bizim eski edebiyatımızda, tıpkı folklorumuzda olduğu gibi hapisten ya da tutsaklıktan kaçma öyküleri vardır. Dedem Korkud’un Beyrek adlı kahramanı, tutsak olduğu kaleden, kale komutanının kızının yardımıyla kaçar.
Benzer bir kaçaklık, Hasan İzzettin Dinamo’nun Türk Kelebeği adlı belgesel romanında Birinci Dünya Savaşı’nda İngilizlere tutsak düşmüş bir askeriyle anlatılır... Türk Kelebeği’nde, dönemin uluslararası ünlü bir belgesel romanına gönderme vardır.
13 yıl denedi

Gelelim Henri Charrière’in Kelebek adlı romanına. Charrière’in (1906, Ardèche -1973, Madrid), Fransız’dır. Fransızca adı “Papillon” olan romanda, kendi yaşam öyküsünden yola çıkmıştır.
Henri Charrière, Fransa’nın Adreche köyünde doğmuş, 1931 yılında hiç işlemediği bir suçtan ve en iyi arkadaşı banker Dega ile Fransız Guyanası’nda müebbet küreğe mahkum olmuştu. Burası kaçması imkansız bir hapishanedir. Mahkumlara akıl almaz işkenceler yapılmaktadır. Papillon ilk günden itibaren kaçmayı kafasına koyar. Arkadaşı Dega’ya vuran gardiyanı döverek kaçar. Bir kiliseye sığınır ama rahibeler onu yakalatır. İlk kaçışından sonra yakalanıp atıldığı hücrede böcek yiyerek hayatta kalmaya çalışır, konuşmaz, sır vermez.
İkinci kaçış denemesinde yanında Dega ve bir mahkum daha vardır. Kaçışlarında Cüzzamlılar Adası’ndakilerden yardım görürler. Yeniden yakalanırlar. Bu sefer Şeytan Adası’na götürülürler. Dega akıl sağlığını yitirmiş gibidir.
Mahkumiyetinde Papillon adıyla çağrılan Charriere 13 yıllık başarısız kaçış denemelerinden sonra Hindistan cevizlerini bir torbaya doldurup yaptığı torba-salla adadan kaçacaktır.
Daha sonra Venezuela vatandaşı olmuş, orada tüm mahkumluk hikayesini, kendi lakabını ad olarak verdiği “Kelebek” adlı kitapta yazmıştır. Banko adlı kitabında da özgürlüğe kavuştuktan sonraki yaşamını anlatmıştır. Kelebek daha sonra filme de çekilmiş başrollerini Steve McQueen (Kelebek Henri) Dustin Hoffman (Louis Dega) oynamıştı. Kelebek, özgürlüğe adanmış bir başyapıt sayılır. Özellikle arkadaşlığın, bağlılığın, vefakarlığın anlatılışıyla. Romanda ve filmde yer alan hapishaneler daha sonra kapatılmış.
Monte Kristo ve Sefiller

Kelebek gerçek yaşamdan yola çıkmış bir anlatıdır ama kurgu öyküler olan Monte Kristo ve Sefiller yüzyıllarca okurlarını etkilemiş, televizyon ve sinema filmi olarak çekilmiştir. Alexandre Dumas’ın 1844 yılında yazdığı ve başyapıtı sayılan Monte Kristo’yu tüm zamanların en iyi romanlarından biri sayanlar da vardır.
Akdenizde bir ticaret gemisinde İkinci kaptan olarak çalışan Edmond Dantès, son seferinin geri dönüşünde, hasta olan kaptanının son isteğini yerine getirmek için Elbe Adası’na uğrar. Onun istediği görüşmeleri yapar. Napoleon da Elbe Adası’nda sürgündedir.
Dantès’nin gemisinde çalışan bir muhasebeci olan Danglars, yolda aralarında çıkan bir tartışma yüzünden Dantès’den nefret etmektedir. Elbe adasına çıkışlarını patronu Morrel’e anlatarak, onun gizli işler çevirdiğini söyler. Dantès yıllardır beklediği düğününün olduğu akşam, anlamını tam olarak çözemediği bir iftira yüzünden, kendisini savcının karşısında bulur. Krala karşı Napoleoncularla işbirliği yapmakla suçlanıyordur. Savcı kendi ailesinin de bu davaya karışması korkusuyla onu tutuklayarak İf Şatosu’na gönderir. Bu şato bir adadadır.
Dantes hapisaneden kaçmak için tünel kazarsa da tünelin ucu bir başka hücreye çıkar. O hücredeki yaşlı mahkum bu adadan yalnızca ölülerin çıkabileceğini söyler. Ölüler denize atılmaktadır. Dantes, yaşlı adam öldüğünde onun yerine geçer. Denizde ölü torbasından çıkar. Yaşlı adamın hazinesini bulacak, zengin olarak düşmanlarından öç almaya başlayacaktır.
Monte Kristo romanınında olayların önemli dönemeçlerinden biri Dantes’in tünelinin bir başka mahkumun hücresine çıktığı bölümdür. Yaşlı mahkum Dantes’e tünelinin denize açıldığı durumda boğulma tehlikesinin olduğunu da anlatır.
Ev kadınının kaçışı

Nazlı Eray’ın anımsadığım ilk öyküsü de aynı adı taşıyordu ve Varlık dergisinde yayımlanmıştı. Bir ev kadınının mutfaktan kaçmak için duvarı delip bitişik evin mutfağına çıkışını anlatıyordu. Alaysılığı ile dikkati çeken bir öyküydü. İyi bir yazarın da müjdesiydi.
Bu öykü bana hemen Can Yücel’in hapishanede elektrikler kesildiğindeki düşsel firarını anımsatıyor: “Yahu ne iyi şeymiş şu karanlık.”
Victor Hugo’nun başyapıtı Sefiller de ana izleğini bir kaçıştan daha doğrusu sürekli bir kaçıştan alır. Arka planda devrimin yer aldığı bu romanın konusu pek çok romana esin vermiştir: Jan Valjean, yoksul bir köylüdür, ailesini doyurmak amacıyla çaldığı –yalnızca- bir somun ekmekten dolayı kürek cezasına çarptırılır. Defalarca kaçmayı denediğinden cezası katlanır. On dokuz senelik hapisten sonra inançlarını yitirmiş, topluma öfke ve kin duyarak tahliye olur. Hapisten çıktıktan sonra, mahkum olduğunu gösteren belge yüzünden herkes ona kötü davranır. Rahip onu evine alır. Ama Jan evden gümüş takımları çalıp yakalanır. Rahip ondan şikayetçi olmaz. Ona iki de gümüş şamdan hediye ederek onlardan elde edeceği parayı namuslu adam olma yolunda harcamasını ister. Bu olay Jan Valjan için bir dönüm noktasıdır. Madlen adıyla iş hayatına atılır, zengin olur. Yoksulluk yüzünden düşmüş Fanten adındaki bir kadına ve kızına yardım eder. Bu hayat, polisin onun ardına düşmesini engellemeyecek, o yeniden hapse düşecek bu kez tahliyesini beklemeden kaçacaktır.
Orhan Kemal’in Kaçak’ı

Orhan Kemal’in de Kaçak adını taşıyan bir romanı vardır. Üç Tekerlekli Bisiklet adıyla filme de çekilen bu romanın en önemli kişisi Hacer, genç yaşta evlenmiş ve kocası tarafında ortada bırakılmıştır. Otellere çamaşır yıkayarak namusuyla yaşamaya çalışmaktadır. Oysa peşinde zengin serseriler vardır. Bir gün yaralı bir genç Hacer’in evine sığınır. Kan davalılarından kaçtığını söyler. Hacer onun yarasını sarar. Hacerin oğlu onu görmediği babası sayar. Hacer evine sığınan Habip’in kaçak bir suçlu olduğunu öğrendiğinde de onu ihbar etmeyecektir. Ama çevreleri onları izlemektedir
İnsanlar tutsaklıktan elbette hoşlanmazlar. Bu yüzden kaçaklara, eski adıyla firarilere destek verirler. Anna Seghers’in Yedinci Şafak’ı (Evrensel Basım Yayın) toplama kampından kaçan 7 siyasal tutukluyu anlatır. Her adımı soluğu kesen siyasal bir roman. Bir zamanlar Alman toplama kamplarından kaçışları anlatan Amerikan film ve oyunları yaygındı. Kamp 17’yi genç tiyatrolar kaç kez oynamıştı kim bilir?
Firari adı bir Faruk Nafiz Çamlıbel’in aşk şiirinin adıdır. Sevdiği “firar” etmiştir ama o aşkından kaçanı bırakmak niyetinde değildir: “Sen bir ahu gibi dağdan dağa kaçsan da yine / Seni aşkım canavarlar gibi takip edecek.”
Sözü şiirlere şarkılara getirince günümüzde uykusunun firari olduğunu söyleyenleri de buluruz. Kimilerinde gözlerimiz de dolar. Ama kahkahalarımız Red Kit (Luky Luck) hapse attıkça hapishaneden kaçmayı deneyen Dalton Kardeşlerin düştüğü komik/trajik durumlar içindir.
Hapisanelerden kaçmanın bir yolu mutlaka vardır. Ancak, “dışarsı”nın “içeri”den farkı yoksa. İşte o zaman Enver Gökçe’ye hak verirsiniz: “Telden demirden geçsen, mapusu delsen ne fayda!”
Sennur Sezer
www.evrensel.net