cızırtı

halkın oyu için tüyolar


Seçimler yakın olabilir ama konumuz o değil. Yani siyasete atılıp da Şebnem Schaeffer’le İbrahim Tatlıses’le rakip olmayı düşünenler varsa, fazla yardımcı olamayabiliriz.
Halkın oyu deyince yalnız sandık akla gelmesin artık. SMS diye bir şey var bugüne bugün. Nam-ı diğer, kısa mesaj. Televizyon programında desteklediğiniz yarışmacının adını ya da numarasını veriyorlar, istedikleri numaraya mesajını çekiyorsunuz. Böylece, onun kazanmasına katkınız oluyor.
Geçen hafta biten Buzda Dans’a 500 bin tane kısa mesaj gönderildiğini öğrenince epey düşüncelere daldım. Bu sayı, bugüne kadar bu tür programlarda atılan mesaj sayısında bir rekormuş. İzleyen de izlemeyen de artık biliyordur herhalde, Asena’nın partneri Jan Müslüman olacağı açıkladıktan hemen sonra, bir anda bütün dengeler alt üst olmuştu. Sonunda da Zeynep Tokuş açık farkla birinci oldu.
Bir hafta hemen her kanalda bu tartışıldı: Müslümanlık açıklaması ters mi tepti? Jan, sünnet olmadan ülkeden mi kaçtı? İslamcılar Asena’yı, laikçiler Zeynep Tokuş’u mu destekledi? Vatandaşın dini duyguları mı sömürüldü?...
İşin içinde kısa mesaj olsun ya da olmasın, bu ünlülük müessesesi seyircinin gönlünü kazanmadan olacak iş değil zaten. Ara ara ufak tefek jestler, çıkışlar yapmazsan herkes seni çabucak unutuyor. En yaygın yöntemler, duygusal itiraflar ile sataşmalar. Koskoca imparator İbrahim Tatlıses bile kokain kullandığını açıklıyor, ya da Hülya Avşar bile birilerine laf çarptırıyor. İhtiyaçları var mı? Yok diyeceğim sandıysanız yanılırsınız. Çünkü var.
Buzda Dans’ta buz üstünde kayışı ne kadar ustaydı bilemem, ama Zeynep Tokuş bu yönlendirme işini en başarıyla yapan yarışmacıydı. Oy da böyle kazanıldığına göre, birinciliği hak etti. Oylar yaptıkları gösteriye göre verilseydi, o zaman kim kazanırdı belli olmaz. Ayrılıyorum diye ağlayan da Zeynep Tokuş’tu, tamam hadi kalayım diye lütfeden de oydu, birinci olursa buz pisti açacağını söyleyen de oydu, bütün dansı partneri yaparken kollarını açıp süzülen de oydu, Amerika’dan gelen dünya şampiyonu adamı kafasının üstüne düşüren de oydu, bütün bunlar sırasında uslu uslu gülümseyen de oydu, birinci de o oldu.
Bir de Asena’yı inceleyelim. Ondan daha az ünlü değildi, daha kötü dans etmiyordu, ama kabul edelim seyirciyi yönlendirme konusunda çok acemiydi. “Yarışmanın sonucu belli” dedi ama gülerek söyledi, sonra da arkasında durmadı. Zeynep Tokuş gibi o da ağladı, “gidiyorum” dedi, ama bunları yanlış zamanda yaptı, kimseyi de arkasından yalvartamadı. Partneri Jan’ın Müslüman olacağı açıklaması da, kim ne derse desin oyu hesap eden bir işti belli ki. İngilizce “Thank you”yu bile anlamayan Behzat Uygur’un hemen atlayıp “Ooo, bunun için İngilizce bilmeye gerek yok, Jan çok güzel bir şey söyledi” demesinden bile belliydi. Ama o da yanlış zamanda, doğru dürüst işlemeden yapıldı.
Sonuç, oy kazandıracağına kaybettirdi. Yoksa “Türkler mi, Türkler bir numara! Hepimiz Türküz, hepimiz Müslümanız” lafları normalde oy kaybettirmez diye biliyoruz...
yazık oldu aksak efendiye
Delikanlı adamdı, kim ne derse desin. Biraz sapıttı bir ara ama aşıktı adam, hoş görmek lazım. Hırsızlık mesleğiydi, yapacak bir şey yok. Dizilerde genelde görmeye alışık olduğumuz “kötü” adamlardan olduğundan değil. Zaten nasıl bir çocukluğu olduğunu, nasıl yetiştiğini öğrendikçe onu suçlamaktan vazgeçtik.
Uğur Yücel’i de, Hırsız Polis dizisi ekibini de ayrı ayrı kutlamak gerek. Önce kaliteli bir iş çıkardıkları, sonra diziyi biraz uzatmış olsalar da, yine de suyunu çıkarmadan bıraktıkları için.
Fakat tehlikeli sularda yüzdüler, onun için de biz uyarımızı yapalım. “Herkes eline silahını alsın, hırsızları vursun” kampanyalarının yürütüldüğü bir dönemde hırsızların kötü ya da şerefsiz olmadıklarını, yalnız hırsız olduklarını gösterdiler. Hatta adaleti polise, devlete bırakmak yerine kendileri sağlamaya çalışan birini Robin Hood ilan edip açıkça övdüler. Bu analize devam etmek gerekirdi ama ihbar edip arkadaşların başını derde sokmak istemem.
Ne de olsa, O.S.’nin adını açık yazdığı için gazetelere yüzlerce milyarlık davalar açılan bir memlekette, dizilerde Polatları, Kosovalıları, mafyayı kahraman ilan etmekte sakınca olmaz da haklıdan yana olmak mesele yaratabilir...

asker programcılar, yavaş gelin!
Siz ne kadar barış, kardeşlik derseniz deyin giderek her kanal kendisine bir Mehmetçik’li, şehitli program edinmeye başlıyor. Bolca bayrak, kamuflaj, patlama sesi, “Her şey vatan için” vs. kullanan bu tür programlar, televizyonda iyice militarist bir hava estiriyor. Bir anda artmaları ise daha da kuşku yaratan bir gelişme. Örneğin, TRT’deki Silahlı Kuvvetler Saati’ni saymazsak, bir ara Sky Türk’te, ardından da Show TV’de yayınlanan bir “Kan Uykusu” vardı çok meşhur. Show TV’de bir Mehmetçik programı gecenin geç saatlerinde yayınlanmaya uzun süredir devam ediyor. Kanal 1’de de “Mehmetçik” diye bir program başladı. Samanyolu’nda ise “Ölümsüz Kahramanlar” var. Nasıl bir program derseniz, internet sitesi şöyle anlatıyor: “Program vatan savunması yaparken canlarını feda edenlerin, şahadet mertebesine ulaştıkları ve aslında hiç ölmedikleri fikrinden yola çıkarak hazırlandı.” Evini özleyen ya da hayatlarını kaybeden askerlerin dramatik hikayelerine televizyonda rastlamamak zor hale geldi. Askerliği bütün “sivil” evlere taşımanın ne gereği var?
Çağdaş Günerbüyük
www.evrensel.net