MERCEK

  • Milliyet’te yayımlanan KONDA araştırması, benzerleriyle kıyaslandığında, bilimsellik kriterlerine daha yakın görünüyor. “Biz Kimiz?” başlığıyla hazırlanan yazı dizisinin ortaya koyduğu en çarpıcı gerçek, nüfusun çok önemli bir kesiminin işsiz ve yoksulluk sınırlarının altında yasıyor olmasıdır.


    Milliyet’te yayımlanan KONDA araştırması, benzerleriyle kıyaslandığında, bilimsellik kriterlerine daha yakın görünüyor. “Biz Kimiz?” başlığıyla hazırlanan yazı dizisinin ortaya koyduğu en çarpıcı gerçek, nüfusun çok önemli bir kesiminin işsiz ve yoksulluk sınırlarının altında yasıyor olmasıdır. Ülke “milli hasılası”nın çok büyük bölümünün, nüfusun yüzde 2.5 gibi çok küçük bir kesimi tarafından ele geçirildiğinin bu araştırmayla bir kez daha teyit edilmesi, “zengin-yoksul uçurumu”nun daha fazla açıldığı ve büyüdüğünü reddedilmez biçimde ortaya koymuştur. Nüfusun yüzde 16.40’lık kesimi ayda 300 YTL ve altında, yüzde 44’ü 300-700 YTL arasında gelire sahip olabiliyorken ve toplumun yüzde 87’si orta gelir düzeyinin altında, ayda bin 200 YTL’den düşük bir gelirle yaşamaya çalışıyorken nüfusun sadece yüzde 2’si, 3 bin YTL üstü ‘gelir dilimi’nde yer almaktadır. “Gelir dağılımı”, toplumsal kesimler bakımından ve çok açık ki işçi ve emekçilerle kentin ve kırın küçük üreticilerinin aleyhine, büyük ve üst orta sermaye kesimlerinin üretim sürecindeki yeri ve konumlarıyla bağlı olarak ‘felaket’e işaret ederken bölgeler bazında en fazla, Kürtlerin yığınsal yaşam alanlarında en düşük göstergede durmaktadır. Araştırmayı yapanların ifadesiyle; “Hane gelirinde bölgeler arası farklara bakıldığında, en düşük gelir diliminin yüzde 45’ini Güneydoğu Anadolu Bölgesi’nin oluşturduğu görülüyor. Bu bölgeyi yüzde 36.38’le Kuzeydoğu Anadolu...” izliyor. İşsizlik ise büyük kapitalistlerle hükümet sözcülerinin suratlarına bir tokat gibi inecek şekilde yüzde 16.3’e yükselmiş bulunuyor. “Biz Kimiz?” sorusunun en çok “ulusal”-“etnik köken” ve dini-mezhepsel inanç bazında dikkat çekecek tarzda formüle edildiği bu araştırma, Kürt sorunu kaynaklı gelişme ve tartışmalara gösterdiği ilgi nedeniyle de dikkat çekicidir. Araştırma, öncekilerden farklı olarak Kürt nüfusu hakkında bazı verilere de yer vermiş bulunuyor. Örneğin “araştırma verilerinden yola çıkarak yaptığı hesaplamalara göre İstanbul’daki ‘Kürtlerin’ ve ‘Zazaların’ sayısı, 1 milyon 571 bin” olarak verilmiş. Bu bile, tek başına ve bir büyük kentten hareketle Kürt gerçeğine, CHP-MHP-AKP-Generaller ve bazı holding yazarlarının şovenist politikalarıyla yaklaşılamayacağını ortaya koymaktadır. İnkar ve baskıyla gidilecek yer, artık sadece uçurum ve halklar boğazlaşması olacaktır. Bu da ihanetten daha fazla bir şeydir.
    Kürt kimliğini özgürce, herhangi bir baskı altında kalmadan açıklama rahatlığının olmadığı dikkate alındığında, yine de Kürtlerin ulusal talepleri için mücadele ve tam hak eşitliği temelinde, Türk ulusu ve öteki milliyetlerden ‘Türkiye insanı’ ile birlikte yaşama istek ve kararlılığı, bu araştırma ile bir kez daha açıklık kazanmıştır. Bu; eğer Türkiye Kürtleri, ulusal kaderlerini tayin etme hakkını, bu hakkın “ayrılma yönünde kullanılması” biçiminde değerlendirirlerse, bunun esas sorumlusunun 84 yıllık inkarcı baskı politikasında ısrar edenler olacağını da çok açık şekilde ortaya koymaktadır. Kürtlerin bugünkü eğilim, istek ve duyguları, pratik politika ve tutumlarıyla gösterilmiştir. Bölücülük “tehlikesi”ne işaret ederek Türk halk kitlelerini şovenist-ayrımcı politikalarına yedeklemek isteyen siyasal-askeri yöneticilerle sermayenin bu kurumlarının yetkililerinin esas bölücü oldukları da böylece bir kere daha açığa çıkmıştır.
    KONDA araştırması, çeşitli yönleriyle ve işaret ettiği toplumsal gelişme doğrultusu bakımından irdelenmeyi gerekli kılmaktadır. İhtiyaç oldukça bu yapılacak. Ancak bu araştırmanın burada işaret edilmeden geçilemeyecek bir öteki önemli yanı, kapitalist gelişme ve Kürtlere karşı izlenen baskı politikasının yol açtığı “iç göç” nedeniyle, kırdan kente nüfus akışının son otuz yılda ivme kazanarak büyük bir orana ulaşmasıdır. Bu durum, bir yandan kentlerin kenar semtlerine yığılan emekçilerin işsizlik, yoksulluk ve hak yoksunluğu sorunlarıyla daha fazla yüz yüze gelmelerine, öte yandan daha fazla işgücünün ortaya çıkmasına yol açmıştır. Süreç bu yönde devam etmektedir. Düzen bekçiliği yapan politikacı, yazar, iktisatçı ve sosyologların “kaynaşma” ve “ulusal”-”inançsal” farklılıkların neden olduğu sorunların “panzehiri” saydıkları bu gelişmenin, onların düzenlerinin “çanına ot tıkayacak” güçleri büyüttüğü, toplumsal tarihimizin en önemli gerçeklerinden biridir. İşçi sınıfı, “ürünü derme”yi bu yönüyle de bilecek ve sömürücülerin cennetini yıkmasını öğrenecektir.
    A. Cihan Soylu
    www.evrensel.net