işçi mektupları ve basın

işçi mektupları ve basın

Gerçek tarih, kuşkusuz emekçilerin bıraktığı belgelerden oluşur, mektuplardan, yazıya geçebilmiş tanıklıklardan, anılardan, sözlü aktarımlardan...


Gerçek tarih, kuşkusuz emekçilerin bıraktığı belgelerden oluşur, mektuplardan, yazıya geçebilmiş tanıklıklardan, anılardan, sözlü aktarımlardan... Bağımsız iletişim araçlarının görevi, bu tarih sayfalarını geleceğe taşımaktır. Bu görevin her zaman yerine gelmediğini biliyoruz. Ama günümüzdeki emekçi tarihinin temeli, kimi zaman taraflı basın organlarının bile kaçınamadığı tanıklıklardan doğuyor. 24 Ocak 1873 tarihli La Turquie ve 23 Şaban 1289 tarihli Hadika gazetesinin haberleri olmasa, yanlış olarak ‘ilk grev’ diye anılan tersane grevini bilemezdik. La Turquie, tersane şantiyelerindeki işçilerin; iki günden beri işlerini bıraktıkları ve Babıali’ye gelerek sadrazama (yani başbakana) bir dilekçe vererek on bir aydır ücretlerini alamadıklarını bildirdiklerini, gelen işçi sayısının beş yüz olduğunu, ücretlerinin verileceği sözünü aldıktan sonra ayrıldıklarını belirtmekle yetiniyor. Hadika ise yabancı ajansların daha önceki grevlere enternasyonal etkisi yakıştırmalarından doğan belli bir alaycılıkla veriyor haberi: “Dünkü gün saat dörtte, Babıali’nin Sadaret (Başbakanlık) Dairesi pişegahında (önünde) müslüman ve Hıristiyan 500-600 amele birikmiş idi. Bunların tersanede müstahdem (çalışan) dülger, marangoz , bıçkıcı, baltacı vesaire türlü sahe (alan) ile meşgul amele olarak, böyle umumu (hepsi) birden tatil-i eşgal ile (iş bırakarak, grevle) Babıali’ye gelmeleri; 11 aydan beri maaşlarını alamamaları üzerine Sadrazam hazretlerine arzuhal (dilekçe) takdim etmek içinmiş. Saat yedi buçuğa kadar kapının önünden ayrılmadılar. Her şeye dalıp kalmak merakı olan İstanbul halkı ise işlerini güçlerini bırakıp bunların etrafını almış idi. Sokak geçilmez hale gelmişti. Ne hal ise kalabalık yedi buçukta dağıldı. Elbette istidalara (dilekçelere) cevabı şafi (yeterli yanıt) almışlardır. Acaba bu hali de Ajans Reuter’in telgrafları, Avrupa’ya enternasyonal teşvikiyle amele tatil-i eşgal etti diye mi bildirecek?”
İşçilerin mektubu
Dört gün sonraki Hadika ise işçilerin tavrına daha doğru bir bakış açısıyla yaklaşmaktadır. Bu bakış açısının düzelmesinde, işçilerin padişaha dilekçe vermelerinin asker gücüyle engellenmesi ve işçilerin yazdığı “Tersane amele ve marangoz biçareleri” imzalı mektubun etkisi olmalı. Gazete satıcılarından biriyle gönderilen mektubun içeriği “o derece acıklı”ymış ki okuyanı “dilhun” ediyormuş (yüreğini kan ağlatıyormuş). Haberi yazan, mektubu gönderen işçilerin durumunu; yiyecek ekmeklerinin olmadığı, ailesi olanların tamamının genellikle dilenerek akşam eve bir şeyler götürdüğü, gece yakacak ateş bulamadıkları biçiminde özetliyor. Ayrıca mektupta, durumun çözümü için Hadika’nın aracı olması isteniyormuş. İşçiler, “Ya bizim hal-i zicret (zor durumumuzu) ve sefaletimizi bu varakayla (kağıtla) umumu millete (bütün ulusa) bildir, veyahut Bingazi (Libya’da bir şehir) ahalisine açtığınız gibi bir iane (bağış) defteri küşad et (aç); zira açlıktan takatimiz kalmadı. Bizlere hiç kimse merhamet etmeyecek, feryadımızı işitmeyecek mi?” diyor.
Grev 4 yıl sürdü
1868-1873 yılları arasında yayımlanan Hadika, tersane işçilerinin bu tarihten sonraki direnişlerini (yayımlandığı sürece) izleyecek, ama ömrü, bu grevlerin bittiğini görmeye yetmeyecektir. Çünkü bu grev, aralarla birlikte siviller işten çıkarılana kadar, yaklaşık dört yıl sürecektir.
Grevlerin yasayla engellenmesi, 15 Ekim 1908’de gerçekleşir. Bu tarihte çıkan Tatil-i Eşgal Kanun-u Muvakkati (Geçici Grev Yasası), “sosyalizmin Osmanlı İmparatorluğu için taşıdığı tehlike” (İçişleri Bakanı Ferit Paşa) yüzünden çıkmıştır. Yasa, işçilerin İttihat ve Terakki’ye bağladıkları umutların sonudur. Yasanın 8 ve 9’uncu maddeleri, elebaşlarıyla grevcilere hapis ve para cezası getirmekte, 11. maddesiyle daha önceki sendikaları ortadan kaldırmaktadır.
Kumpanyaların keyfi!
Toplam işçi sayısı S. Velikov’a göre 2 milyon, Oya Sencer’e (Baydar) göre 1 milyondur. Bu sayıyı 250 bin olarak saptayan yabancı araştırmacılar da vardır. Kadın işçi sayısı da bu sayının üçte biri kadardır. Adana’daki Fransız Konsolosluk raporuna göre dokuma fabrikalarında iş günü sabah saat 04.00’ten önce başlamakta; kadınlar, on-on iki yaşlarından itibaren 14-15 saat arasında çalışmaktadırlar. Bu durum, Tatil-i Eşgal Kanunu tartışılırken Milletvekili Vartkes Efendi tarafından dile getirilir. Milletvekili Halil Bey, “Ameleyi kumpanyaların keyfine bırakmalı mı?” diyerek kadın ve çocukları koruyacak yasa maddeleri ister. Ama bu gerçekleşmeyecektir.
Kadın işçilerin yoğun olduğu bölgelerden biri de Bursa’dır (Hüdavendigar vilayeti). Nijmegen ve Koç Üniversitesi öğretim üyelerinden Nicole A. N. M. Van Os, bu durumu şöyle özetliyor: “Bursa, ipek kumaş satışındaki önderliğini 19. yüzyılın ortasından itibaren kaybetmeye başlamıştı. Sorunun çözümü, Avrupa’daki kumaş üreticilerine hammadde üretmekte bulundu. Böylece Bursa, ipek böceği yumurta ve kozaları ile ipek ipliği üretimine yöneldi.” Os, buharlı makinelerle ipek ipliği üretiminin 1845-55 arasında arttığını, bu artışın, işçi gereksinimine yol açtığını açıklar. Önce Rum işçilere daha yüksek ücret ödenmiş, sonra köylerden Türk, Yahudi ve Ermeni genç kızlar getirilip birkaç ay süren üretim mevsimi boyunca çalıştırılmaya başlanmış. Bu durum ücretleri düşürmüş. Yazar, Bursa’dan İstanbul’daki Ticaret Bakanlığı’na gönderilen telgraflara ve Türkçe ilk sosyalist gazetesi İştirak’teki (1909-1912) makalelere dayanarak, ücretlerin “yüz paradan altı kuruşa kadar olduğunu, çoğunluğunsa üç kuruştan fazla gündelik almadığını” açıklıyor.
İşçilerin hepsi hasta
İşçilerin hemen hepsi hastadır. Osmanlı Sosyalist Fırkası’nın yayın organı olan İştirak’teki “İpek Amelesi Hakkında” başlıklı makale, 27 Mart 1326’da yayımlanmıştır. On beş günde bir yayımlanan İştirak’in 1 Mayıs 1326 tarihli sayısında, “Amele Davası” başlığıyla Bursa’daki işçi kadınların durumunu yazan, Satanik Derderiyan’dır.
Bu yazılardan önce 20 Şubat 1325’te (5 Mart 1910) Bursa’daki 5 bin ipek işçisi adına gazeteye bir mektup gönderilir. Gazete mektuba, yazıyı Ermeniceden tercüme edenin Bedik olduğu, yersizlik dolayısıyla fabrikalardaki “insaniyetsiz ve barbar” durum konusundaki açıklamaları gelecek sayıya bıraktığı notunu ekler. Hükümetin işçi isteklerini gerçekleştirmesini diler. Ne var ki işçilerin hükümete ve basına başvuruları olumlu sonuçlanmayınca, temmuz sonu ağustos başında Bilecik ve Adapazarı’nda, 15 Ağustos 1910’da Bursa’da grev başlayacak, Bursa’da yaklaşık 3 bin kadın işçi greve gidecektir. Ermeni Sosyal Demokrat Partisi Hınçak’ın desteklediği söylenen grev, başarıya ulaşamayacaktır. Greve yalnızca sahibi Osmanlı olan fabrikalar katılmış, grev kışkırtıcısı olarak Setrak adında biri tutuklanmıştır.
Üç sayfalık mektup
Biz de İştirak’in 20 Şubat 1325 (5 Mart 1910) tarihli 2 numaralı sayısındaki (İştirak’in numaraları her yıl 1’den başlar) Hayat ve Hakikat başlıklı üç sayfalık mektuptan bazı bölümleri vereceğiz. Mektubu Osmanlıca harflerden Latin harflerine çevirmeyi Özlem Bayrak denedi. Adnan Özyalçıner, yeniden okuyup yanlışları düzeltti, eksikleri tamamladı. İkisine de teşekkür ediyorum. Dilini, günümüz diline ben çevirdim.
Bir bölümüne yer verdiğimiz mektubun Latinceye çevirisi şöyle:
“Hükümetimizin nazar-ı dikkatine
Feryat ve figanımıza kulak veriniz.
Ey müntesibi matbuat,
Bursa harir tezgahlarında işleyen amele kızlardan:
Biz zavallı, sefil, talihsiz, bedbaht kızlar!
Biz beşerin nazar-ı dikkatinden külliyen cüda, terk-i sefalete düşmüş bedbahtlarız. Cemiyetin aza-yı tabiyyesinden olduğumuz halde, herkes bizden nefret eder. Hiç kimse bize enzar-ı merhametini atfa tenezzül eylemez. Kurun-ı kadime-i cesarenin ayad-ı zalimanesinde inleyen esirlerin hayatına, sefaletine gıptakeş olacak derecede bir hale müncer ve melâle dûçar olmuşuz. Cümle beşeriyetin hassasiyeti ve kabiliyet-i nazariyesi bizim daire-i sefaletimize yaklaşmak istemiyor mu? Acaba sefaletin ilgasını arzu eden beşeriyett-i mütefekkire ve had bizim hâl-i pür melalimizi görmüyor mu? Say ve gayret denilen kanun-ı cihan, bizi lütf-u mükafatına mazhar etmiyor. Daima eziyet daima felaket. Daima zucret ve sefalet. İşte bizim hal-i rûz meramımız... Hassas insanlar cemiyet-i hazıranın refah ve saadetini idare eden zümre-i mütefekkirin amele kızların feryad-ı umumiyesi karşısında niçin bu derece ebkem kalıyorlar? Acaba onların guş-ı hakikatiyete de mi uyuşmuş? Acaba onlar da mahkumiyetimize karşı handeneşar olmak mı istiyorlar?
Feryadımıza kulak veriniz ey hür matbuatın serbest müntesibleri! Kalbinizde tecelli eden hassasiyetten bizim için de bir hisse-i merhamet çıkarınız. Biz o pejmürde çiçeklerdeniz ki baharı görmeden berk-i hazana döneriz. Adetimiz yalnız Bursa’da beş bine baliğ olur. Gece gündüz çalışırız, çalışırız... Tekrar çalışırız! Halimize kimse acımaz! Hiçbir kalb-i hassase, hiçbir vicdan-i merhamete tesadüf etmiyoruz. Evet! Vücudumuzu kavuracak surette çalışıyoruz. Bizim yaşıtlarımızdan olan şen ve şuh kızlar aşklarıyla, tantanalarıyla lezzaz-ı hayatiyeyi tadarlarken biz, fabrikanın mevsih havasında ciğerimizi çürütürüz. Sıcak sular içinde ellerimizi yıkar, feryat ve figanlar ile kalbimizi kavururuz. Bizim hediye-i visalimiz şütum-u galize, mükafatımız yüzümüze atılan bir sille, gurre-i sayimiz parça kuru ekmektir.”
Günümüz Türkçesi ile şu anlama geliyor:
“Biz insanlığın dikkat bakışından bütünüyle uzak, sefilliğe bırakılmış kötü talihlileriz. Toplumun doğal üyelerinden olduğumuz halde herkes bizden nefret eder. Hiç kimse bize acıma bakışlarını çevirmeye tenezzül etmez. Eski yüzyılların çarlarının zalim yönetiminde inleyen esirlerin hayatına, sefaletine gıpta edecek derecede bir hale sürüklenmiş ve kedere düşmüşüz. Bütün insanlığın duyarlılığı ve anlama bakışları, bizim sefalet çevremize yaklaşmak istemiyor mu? Acaba sefaletin ortadan kalkmasını isteyen insanlık düşünürleri ve yasalar, bizim üzüntü verecek durumumuzu görmüyor mu? Emek ve çalışma denilen cihan yasası bizi ödüllendirmeye değer görmüyor. Daima eziyet daima felaket. Daima sıkıntı ve sefalet. İşte günlük durumumuz, dileğimiz. Duyarlı insanlar, var olan toplumun bolluk ve mutluluğunu yöneten düşünürler topluluğu, işçi kızların genel çığlıkları karşısında niçin bu derecede dilsiz kalıyorlar? Acaba onların gerçeği duyan kulakları da mı uyuşmuş? Acaba onlar da mahkumiyetimize karşı neşelenmek mi istiyorlar?
Feryadımıza kulak veriniz ey özgür basının özgür çalışanları! Kalbinizde doğan duygulardan, bizim için de bir acıma payı çıkarınız. Biz o perişan çiçeklerdeniz ki baharı görmeden güz yapraklarına döneriz. Sayımız yalnız Bursa’da beş bine ulaşır. Gece gündüz çalışırız, çalışırız... Tekrar çalışırız! Halimize kimse acımaz! Hiçbir duyarlı kalbe, hiçbir acıyan vicdana rastlamıyoruz. Evet! Vücudumuzu kavuracak surette çalışıyoruz. Bizim yaşıtlarımızdan olan şen ve şuh kızlar aşklarıyla, tantanalarıyla yaşamın lezzetlerini tadarlarken biz, fabrikanın kokuşmuş havasında ciğerimizi çürütürüz. Sıcak sular içinde ellerimizi yıkar, feryat ve figanlar ile kalbimizi kavururuz. Bizim kavuşma hediyemiz çirkin sövgüler, ödülümüz yüzümüze atılan bir tokat, emeğimizin karşılığı parça kuru ekmektir.”
Sennur Sezer
www.evrensel.net