YAŞAMA KÜLTÜRÜ

  • Yaklaşık çeyrek yüzyıl önce, İstanbul Teknik Üniversitesi’nde bir bildiri sunmuştum. Türkiyeli bir mimar olarak, çalışmalarımda uyduğum ilkelerimi açıklıyordum orada.


    Yaklaşık çeyrek yüzyıl önce, İstanbul Teknik Üniversitesi’nde bir bildiri sunmuştum. Türkiyeli bir mimar olarak, çalışmalarımda uyduğum ilkelerimi açıklıyordum orada.
    O günden bu güne koşullar değişti elbette… İlkelerimin önemi de o günlerden bugünlere daha da arttı bana göre.
    Her önüne gelenin; çalıntı ya da değil paranın gücüyle istediği yere istediğini yaptırabildiği günlerde, özellikle kültür altyapısı olmayan insanların istekleriyse bunlar, içinde bulunduğumuz kültür kazanını da kirletiyoruz.
    1960’ların başında yurduma mimar olarak döndüğümde, üç büyük kentimizde birer süre kaldım.
    Uygulananın, arananın ne olduğunu anlamaya çalıştım.
    Temel sorunum, “Nasıl bir mimarlık?” idi. Tutunacak dal ne olmalıydı?
    Ankara’da bu sorunun daha önce de sorulduğunu görebiliyordunuz.
    Mustafa Kemal, yaptıklarının mimarlarca anlaşılmadığından yakınıyordu. Osmanlı’dan çağdaş bir kuruluş, bir cumhuriyet çıkarma yolundaki Ata, mimarlıkta da bunun yansısını bekliyordu.
    Ama başkalarının yaptığı gibi kendisi biçimler, simgeler “dikte” ederek değil.
    Yeni Türk mimarı, yüreğinde duymalıydı bu yeni yorumu.
    Bakın nerdeyse o yıllarda Nazım Hikmet ne diyor: “Sanatkar; ressam, şair, romancı, mimar, aktör v.s. her şeyden önce insandır. İnsan, her şeyden önce mücerret (soyut) bir varlık değil konkre (somut) bir varlıktır. Yani her insan muayyen, belirli, belli bir tarih devrinde, belli bir sosyetede (toplumda), belli bir sınıfın insanı olarak vardır. Yoksa umumiyetle mücerret olarak insan denilen bir şey, bir anlam mevcut değildir. Şimdi bundan dolayı, sanatkar da konkre bir insandır. Muayyen bir fizyolojisi, belli bir maddi fizyolojik, biyolojik yapısı vardır. Bu yapı belli bir tarih devrinde, belli bir sosyetenin içinde yaşar, o belli sosyetede çeşitli sınıflar ve tabakalar vardır. Sanatkar insan, bütün bu şartlar içinde eserini verir. Onun üzerinde, doğumundan başlayarak bütün bu sayıp döktüğüm şartlar etkisini gösterir. Ve maddi-şahsi yapısı, konkre muhitinden aldığı intibaları, bulunduğu tarih devrine bağlı olduğu sosyeteye ve sınıfa göre aksettirir. Fakat bu aksettirme işi, bu muhteva (içerik) esas olmakla beraber kullandığı aletin, boyanın, kelimenin, notanın filan teknik imkanlarıyla da sınırlandırılmıştır. Bu suretle muhteva ile şekil arasında, muhteva esas olmak üzere karşılıklı bir tesir vardır.”
    Mustafa Kemal de bu etkiyi görmek istiyordu. Oysa Ankara’daki ilk yapılarda eskiye özlem vardı yalnızca… Daha doğrusu, olan bitenin anlaşılamadığı görülüyordu…
    Doğrudan sanat üzerine düşüncelerini de şöyle dile getiriyor Nazım:
    “Sanat hakkında telakki (anlayış) denince akla önce şu sual gelir:
    ‘Sanat sanat için midir, sanat muayyen bir gaye için mi?’
    Bence bu sual ters sorulmuştur. Sorulacak sual şöyle olmalıdır:
    ‘En geniş manasıyla hangi şartlar dahilinde ve bu sosyal şartların hangi sınıfi, ferdi, ruhi tezahürlerinde “sanat sanat içindir” iddiası ortaya atılır ve sanatkar, bu iddianın peşinde koşar? Ve hangi sosyal, ferdi, ruhi şartlar ve sebeplerle sanatkar, “sanat gaye için” bayrağını çeker?’ Sosyal muhitiyle, sosyal sınıfıyla tezat içine düşen sanatkarda “sanat sanat içindir” noktai nazarına rastlarız. Aksi takdirde “sanat gaye içindir, cemiyet içindir” görüşü ileri atılır. Ben kendi sosyal sınıfi muhitimle tezat halinde değilim.
    Bundan dolayı da “sanat sanat için değildir!” diyorum. Bence “sanat sanat için değildir” demek, sanatın kadrini azaltmak demek değildir. Bilakis, sanatı cemiyet içinde aktif bir müessese olarak anlamak, sanatkarı “insan ruhlarının mühendisi” olarak görmek demektir.” Bu konuyu sürdüreceğim.
    Cengiz Bektaş
    www.evrensel.net