AVRUPA GERÇEĞİ

  • 2005’deki erken genel seçimlere birlikte katılarak Federal Parlamento’ya 54 milletvekili göndermeyi başaran Demokratik Sosyalizm Partisi (PDS) ile Emek ve Toplumsal Adalet Partisi-Seçim Alternatifi’nin (WASG) başlattığı birleşme sürecinde geçtiğimiz hafta sonunda bir adım daha atıldı.


    2005’deki erken genel seçimlere birlikte katılarak Federal Parlamento’ya 54 milletvekili göndermeyi başaran Demokratik Sosyalizm Partisi (PDS) ile Emek ve Toplumsal Adalet Partisi-Seçim Alternatifi’nin (WASG) başlattığı birleşme sürecinde geçtiğimiz hafta sonunda bir adım daha atıldı. Her iki parti Dortmund’da yaptıkları paralel kongrelerde birleşmeyi ezici bir çoğunlukla onayladı. Bu süreç 16-17 Haziran’da Berlin’de yapılacak genel kongreyle tamamlanacak.
    Demokratik Almanya Cumhuriyeti’nde iktidarda olan Sosyalist Birlik Partisi’nin (SED) yöneticileri iki Almanya’nın birleşmesiyle PDS’i kurdu. 1990’daki genel seçimlerde yüzde 5 barajını aşamadı, ancak kazandığı doğrudan adaylar sayesinde 30 milletvekili parlamentoya gönderdi. 1994’te ve 1998’de barajı aştı, 2002’de barajın altında kaldı ve sadece 2 doğrudan milletvekili meclise gönderebildi. Doğu Almanya’ya genelinde üçüncü, bazı eyaletlerde ikinci büyük güç olan PDS, Batı Almanya ise çok az oy alabiliyor. Yani, bir “doğu partisi”. Berlin eyaletinde iki dönemdir SPD ile birlikte hükümette.
    WASG’yi kuranların çoğunluğunu ülkenin en köklü partisi Sosyal Demokrat Parti’den (SPD) ayrılanlar oluşturuyor. Başını, SPD’nin izlediği sosyal saldırı politikalarına tepki gösteren sendikacılar çekiyor. Parti kurulduktan kısa bir süre sonra katıldığı ilk eyalet seçimlerinde küçümsenmeyecek bir oy alınca SPD eski Genel Başkanı Oskar Lafontaine de bu partiye katıldı.
    Eski “sosyalistler” ile sol sosyal demokratların “Sol Parti”nin 1.5 yıllık muhalefet pratiği dikkatlerin daha fazla bu partiye yönelmesine neden oldu, olmaya da devam ediyor. “Büyük koalisyonun” sağlık, emeklilik, işsizlik gibi en temel alanlarda gündeme getirdiği kısıtlama dalgası özellikle SPD tabanında, sendikalar cephesinde Sol Parti’ye olan ilgiyi artırıyor. Yurtdışına asker göndermesine bir tek Sol Parti açıktan karşı çıkıyor ve bu tutumu savaş ve militarizm karşıtlarının takdirini topluyor. Anketler, SPD’nin oy kaybettiğini, Sol Parti’nin kazandığını gösteriyor.
    En önemli tartışma da sendikalar cephesinde yaşanıyor. Bugüne kadar sendikaları “arka bahçe” gibi kullanan SPD, artık “istenmeyen parti” durumuna geldi. Bu durum doğal olarak Sol Parti’nin işine yarıyor. Örneğin Alman Sendikalar Birliği Bavyera örgütü, bu yıl SPD’li politikacıları 1 Mayıs kürsülerinde konuşturmama kararı aldı.
    Gelişmeler, Sol Parti’nin Batı Almanya’da da güçlenmesinin olanaklarının olduğunu gösteriyor. Ancak, bu asıl olarak partinin olaylar karşısında alacağı tutuma bağlı.
    Hafta sonunda yapılan “program tartışmaları”nda ortaya çıkan bulguların başında, bugünkü duruşun, gelecekte bükülebileceğinin ipuçlarını içinde taşıyor. Daha “sol gelenek”ten gelen Sol Parti.PDS’in kongresinde geçmiş ile hesaplaşma adına sosyalist değerlerle araya mesafe koyma öne çıktı. Partinin gelecek vizyonu zar zor “demokratik sosyalizm” olarak da tarif edildi. Parti yönetimine kalsa “sosyalizm” kelime olarak parti programından tamamen çıkaracak. Ne var ki; Doğu Almanya’daki seçmenlerin önemli bir bölümün sosyalizmi gelecek umudu olarak gördüğü için bunu yapamıyorlar. Birleşme süreci aynı zamanda lafta da “sosyalizm” ile olan bağların koparılması için kullanılmaya çalışılıyor.
    Keza bu partinin hükümette olduğu eyaletlerde özeleştirmelerin yapılabileceği, çalışanların işten atılabileceği, BM şemsiyesi altında askeri operasyonlara destek verilebileceği, her şart altında soysal demokratlarla koalisyon ortaklığının mubah olduğu yönündeki politikalar sol adına, emek adına savunulabilecek şeyler değil.
    Özetle; kurulacak yeni partinin “PDS kanadı”ndaki yönetici erk geçmişin olumlu değerleri üzerinden bir iktidar hedefi yerine, daha çok, sistem içerisinde kendisine bir yer edinme ve kabullendirmeyi esas alan politikayı esas alıyor.
    “WASG kanadı” ise sisteme kendisini ispatlama derdinde olmadığı için pratik duruşu kısmen daha sağlam görünüyor. Örneğin, WASG kongresinde özelleştirmelere, yurtdışına yapılacak askeri operasyonlara açıktan karşı çıktı ve yeni partinin programına bunların yazılmasında belirleyici oldu. “Sol Parti”nin eşbaşkanı olması beklenen Lafontaine, işçilere politik grev hakkının verilmesini sürekli öne çıkarıyor ve değişimin ancak bununla mümkün olabileceğine dikkat çekiyor.
    Bütün bunlardan ötürü, farklı geleneklerden gelen iki partinin “sol” adına birleşmesi genel olarak, büyük koalisyona karşı çıkan emekçiler tarafından olumlu değerlendirilerek, yeni bir güç merkezi olarak görülüyor. Ancak bu, sermaye politikalarına sağlam bir duruş sergilendiği taktirde mümkün olabilecektir. Neoliberal politikalara ortaklık ve sosyalist değerlere sırt çevirmek, yeni partiyi sürekli zayıflatacak ve belki de yeniden bir bölünmeye doğru götürecektir. Bütün bunların nasıl bir seyir izleyeceği asıl olarak ülkede işçi sınıfı ve emekçilerin neoliberal politikalara karşı yürüteceği mücadeleyle ile yakından ilgili.
    Yücel Özdemir
    www.evrensel.net