Fotoğraf: AA

TABLO

  • Meclis tarafından 01.03.2007 tarihinde kabul edilen, ancak Cumhurbaşkanı tarafından veto edilen (*) 5588 sayılı Kanun ile kaldırılmak istenen nam-ı diğer “Vergi İadesi”, kanundaki haliyle “Ücretlilerde Vergi İadesi” olarak anılan kanun maddesi hâlâ yürürlüktedir.


    Meclis tarafından 01.03.2007 tarihinde kabul edilen, ancak Cumhurbaşkanı tarafından veto edilen (*) 5588 sayılı Kanun ile kaldırılmak istenen nam-ı diğer “Vergi İadesi”, kanundaki haliyle “Ücretlilerde Vergi İadesi” olarak anılan kanun maddesi hâlâ yürürlüktedir. Çünkü bu uygulamayı sona erdirecek olan söz konusu kanun veto edilmiş, Meclis’çe henüz yeniden görüşülmeye alınmamıştır. Bu saatten sonra görüşülmüş olsa bile kanunların geriye doğru uygulanmasının Anayasa’ya aykırılığı nedeniyle, ücretlilerin kanunun yürürlüğe gireceği tarihe kadar geçen sürede biriktirdiği harcama belgelerini hukuksal olarak “iade” konusu yapması söz konusudur!
    Son iki yazımızda ele aldığımız “vergi iadesi” konusu hem çok komik ücretlerle çalışan emekçiler için, hem de belge düzeni açısından yadsınamaz öneme sahip olduğunu vurgulamaya çalışmıştık. Asgari ücretle çalışan bir emekçinin yıl sonunda, harcama belgelerini indirim konusu yapması durumunda bir asgari ücret maaşı kadar iade alması söz konusuydu ve bir katkıydı.
    Bu uygulamanın bir başka önemi de, alınan her harcama belgesinin KDV ve Gelir veya Kurumlar Vergisi matrahını oluşturmasıydı. Bir tür oto-kontrol görevi gören bu sistemin kaldırılmak istenmesi son derece yanlış olacaktır.
    Bu konuyu biraz açmak gerekirse; örneğin, harcama yapan bir çalışanın aldığı her 100 YTL’lik belgede (ürüne göre değişen oranda), yüzde 18 veya 8 oranında KDV’nin Hazine’ye gitmesini sağlayacaktır. Ayrıca, belgeyi veren satıcının gelir vergisi mükellefi olması durumunda ortalama yüzde 27 gelir vergisi, Kurumlar Vergisi mükellefi olması durumunda ise yüzde 20 oranında Kurumlar Vergisi vermesini sağladığını düşündüğümüzde, çalışana iade edilecek verginin “devede kulak” kaldığı açıktır. Aldığı her harcama belgesi ile kendisine direk sağlayacağı katkıdan çok, kamuya (Hazine’ye) sağlayacağı katkı daha büyüktür. Yine harcamalar üzerinden alınan vergilerin toplam vergiler içindeki payının yıllardır yüzde 74’lerde seyrettiği düşünüldüğünde, bu sistemin önemi tartışmasızdır. Kuşkusuz dolaylı vergilerin toplam vergiler içindeki payının bu kadar yüksek olması adil değildir. Vergide eşitlik ilkesinin yanı sıra teknik açıdan dengeyi bozduğu gibi adalet duygusunu da zedelemektedir. Bu durumda; vergi gelirleri, en zenginden de en yoksuldan da aynı oranda alınarak elde edilmektedir. Bu konu ayrı bir tartışma konusudur.
    Denebilir ki, “harcama yapan kişinin belge alması yasal olarak zaten zorunludur.” İyi de vergi bilincinin oturtulmadığı ülkemizde bu zorunluluk teşvik edilmedikçe sonuç alınması mümkün müdür? Vergi bilinci bir yana eşitlik ilkesi ve adil olma ilkesi gibi ilkeler uygulanmadığı için geniş kesimlerin belge almayı bir görev olarak görmesini beklemek bir avuntudur ve haklı bir beklenti de değildir.
    Anayasa’nın 73. maddesi; “…Herkes mali gücüne göre vergi vermekle yükümlüdür…” hükmünü düzenlemiş olsa da, bu hükme hiç uyulmamıştır. Son yıllarda, “çok kazanandan çok, az kazanandan az” vergi alınması ilkesi gereği gelir vergisinin üst dilim oranı yüzde 50’lerden yüzde 35’lere indirilmiştir. Açlık sınırının yarısına denk gelen asgari ücretle çalışan bir emekçinin ücretinin alt dilim vergi oranı da yüzde 15, servetinin hesabı belli olmayan en zenginin vergi matrahı da yüzde 15 oranından başlayarak vergilendirilmektedir (ne kadar vergilendirildiği de kuşkulu tabii ki). 2005 yılı verilerine göre Türkiye’nin en zengin 100 kişinin yüzde 70’i, en fazla vergi veren 100 kişilik listede yer almamıştır. Böylesi bir tabloda geniş emekçi kesimleri, teşvik edilmeksizin belge alma zorunluluğuna uymasını beklemek ne kadar haklı bir beklentidir?
    Çünkü uymaması için birçok neden vardır: Örneğin AB ülkelerinin birçoğunda ücret gelirlerinin 15 bin Avro’ya kadar varan miktarlardaki kısmı vergi dışıdır. AB ülkeleri bir yana ülkemizdeki çifte standartlara bakalım: Yabancıların ülkemizde aldıkları Hazine bonosu, devlet tahvili gibi faiz gelirleri vergi dışıdır ve tek kuruş vergi alınmamaktadır. Gayri menkul sahiplerinin elde ettikleri işyeri kira gelirinin 18 bin YTL’si vergi dışıdır. Yıllardır sülük gibi Hazineyi sömüren rantçıların kamuya (devlete) sattıkları paradan elde ettikleri gelirin 357 bin YTL’si vergi dışıdır… Benzer birçok örnek mevcuttur…
    Hal böyle iken, IMF‘nin yerli “ortakları”, gözünü sadece 397 YTL’lik vergi iadesine dikmiş durumdadır. “Vergi iadesi yerine getirdik” dedikleri “asgari geçim indiriminin” ise çalışan bir emekçiye yıllık katkısı sadece 430 YTL olacaktır!
    Sonuç olarak, “vergi iadesi” ve “asgari geçim indirimi” uygulaması devam etmeli ve asgari geçim indirimi artırılarak uygulanmalıdır. Vergi iadesine konu olacak olan harcama belgelerinin de genişletilerek uygulanması sağlanmalıdır.
    Emekçiler hak talebi hedefleri arasına; ücretlerin iyileştirmesi talebi yanı sıra, asgari geçim indirimi ve vergi iadesi uygulamasının devam etmesini almalıdır.
    (*) Cumhurbaşkanı’nın veto gerekçesi vergi iadesinin kaldırılması değildir. Aynı kanunun 28. maddesinde düzenlenen tütün ve tütün mamullerinin satışından oluşan suçlarla ilgili düzenlenen idari para cezalarına ilişkindir.
    Hasan Hüseyin Kırmızıtoprak
    www.evrensel.net