DURUM

DURUM

  • Geçtiğimiz günlerde AB -Avrupa Birliği- 50. yılını kutladı. Gazetelerin dış haber sayfalarına ve yorumlara bakıldığında, ortak kanı olarak şu değerlendirmenin yapıldığı görülüyor; “suya sabuna dokunmadan” yapılan bir kutlama.


    Geçtiğimiz günlerde AB -Avrupa Birliği- 50. yılını kutladı. Gazetelerin dış haber sayfalarına ve yorumlara bakıldığında, ortak kanı olarak şu değerlendirmenin yapıldığı görülüyor; “suya sabuna dokunmadan” yapılan bir kutlama. AB ülkelerinin Berlin’de yaptıkları toplantı sonrasında yayınladıkları bildiri, varılan bu kanıyı güçlendirecek nitelikte. Bildiride, o çok önem verilen Avrupa Anayasası’ndan hiç söz edilmiyor. AB’nin son zamanlarda hararetle tartıştığı “genişleme” sorunu da bu açıklamada yer almıyor.
    Kısacası ortak bildiri AB için temel sorunlar sayılabilecek hiçbir soruna değinmeden, “Hiç olmazsa bir bildiri yayınlayalım” mantığıyla yayınlanmış ve böylece herkesin onayı alınmış. Buraya nasıl gelindi ve AB’yi nasıl bir gelecek bekliyor? AB, dünya politikasında başa güreşecek güçlerden birisi olacak mı? Kuşkusuz bu soruların hazır yanıtları bulunmuyor. Ancak yaşanılan ve bugüne gelen süreçte önemli dönemeç noktaları var ve buralarda ortaya çıkan tutumlar, AB’nin nasıl bir yöne doğru gidebileceğinin işaretlerini de bize veriyor.
    Bir kurum olarak var olmasına rağmen AB, ortak davranış ve irade birliğini yansıtabiliyor mu? Bu soruya kestirmeden ‘hayır’ yanıtını vermek gerekiyor. İngiltere, AB üyesi olmasına rağmen dünya politikasında ABD ile birlikte davranıyor ve henüz AB’nin ortak para birimi olan Avro’ya da geçmiş değil. İngiltere, AB Anayasası’na da karşı ve birliğin daha ileri düzeye götürülmesini istemiyor. ABD Irak’a saldıracağını ilan ettiğinde, AB ülkeleri farklı tutumlar içinde oldular ve ortada bir AB tutumu kalmadı. Almanya ve Fransa saldırıya karşı çıkarken İngiltere ile birlikte İspanya -sonradan tutum değiştirdi-, İtalya ve birliğe yeni katılan Doğu Avrupa ülkeleri, ABD ile birlikte tutum aldılar. Bu, AB’nin ortak irade ve eylem birliğini gerçekleştiremediğinin açıkça su yüzüne çıkması anlamına geldi. Böylece birlik, ilk ağır darbesini buradan yedi.
    Birliğe ikinci ağır darbe, doğrudan halktan geldi. Hollanda ve Fransa’da halk, referanduma sunulan AB Anayasası’nı reddetti. Bu ret, halkların birlikte yaşamama isteğinden değil anayasanın, büyük şirket ve patronların yıllardır süren ekonomik, siyasi ve politik saldırılarının yasalaştırılmış halini temsil ettiğinin anlaşılmasından kaynaklandı. Halk, anayasanın, sürüp giden neo-liberal saldırıların AB çapındaki ortak hukuk belgesi haline gelmesine geçit vermedi. Böylece AB’nin kendi içerisinde birliği daha ileri taşıma planları ağır bir darbe aldı. Birliğin tartıştığı ve bir sonuca varamadığı diğer önemli bir konu ise genişleme -özellikle Türkiye’nin alınması- sorunu ve bu konuda bir irade birliğine varılmış değil.
    Bütün bunlardan sonra doğal olarak akla şu soru geliyor; AB bu temel sorunlarda bu kadar ağır sorunlar yaşıyorsa, o zaman birliğin daha ileri bir zemine taşınmasını kim ya da kimler istiyor? Bugün AB’nin kilit ülkesi Almanya’dır. Almanya, ekonomik potansiyeli ve dünya politikasında oynamak istediği rol için birleşmiş ve ortak tutum alan bir AB istiyor. Almanya’dan sonra gelen ülke Fransa’dır ve bu iki ülke, çoğu zaman birlikte, bazı durumlarda da farklı tavırlar alabiliyorlar. Çünkü ikisinin de ayrı çıkarları var ve ikisi de kendi büyük sermayelerinin ve onların iradesini temsil eden devletlerinin çıkarlarını korumak istiyor. Bu iki ülke, AB’nin çekirdeğini oluşturma iddiasında ve birlikte davrandıkları oranda güçlü olabileceklerini görüyorlar; ancak kendi çıkarlarına da gem vurmakta zorlanıyorlar. Bu ikisi, kendi çıkarları temelinde kenetlenmiş bir AB’den yanalar. Mümkün olur da İngiltere’yi de yanlarına alabilirlerse, o durumda değmeyin keyiflerine!
    AB’yi son zamanlarda zorlayan diğer önemli bir sorun, ABD’nin eski Doğu Avrupa ülkelerine, Rusya’ya karşı yerleştirmek istediği füzelerdir. ABD, buraları kendi av sahası olarak görüyor. Almanya ise buna kesinlikle karşı ve Avrupa’nın “bölünmesine yeniden izin vermeyeceğini” dile getiriyor. Buna kaşın Polonya gibi ülkelerin tutumu ABD’den yana. Almanya, ekonomik olarak Doğu Avrupa’ya yayılmış durumda. Bu etkisi ile Polonya, Macaristan vb. ülkeleri hizaya getirebileceği düşünülse de bu iş o kadar kolay değil ve tarihsel sorunlar, çıkarlar vb. işin içine giriyor.
    Açıkçası AB’nin önümüzdeki dönemde nasıl bir birlik olarak şekillenebileceğine ilişkin kesin bir şey söylenemez. Ama örneğin, özellikle Almanya’nın savunma, ekonomi ve hukuk anlamında tam birleşmiş, ileri bir birlikten yana olduğu rahatlıkla söylenebilir. Ancak sıkıca birleşmiş bir AB mi, yoksa kendi içerisinde kademelenmiş gevşek bir AB mi, ya da kurum olarak da varlığını sürdüremeyecek bir Avrupa mı sorularının yanıtları, güç ve politika ilişkilerinde ve bunların önümüzdeki dönemde alacağı biçimlerde saklı bulunmaktadır.
    Türkiye egemen sınıflarının girmek istedikleri AB’nin durumu işte böyledir. Egemen sınıflar, AB’ye girilmesi konusunda genelde fikir birliği içerisindedir. Ama bu birliğin gerisinde, ‘AB’de pozisyonumuz ne olacak?’ sorusu durmaktadır ve bu soru, ayrılıkların da ipuçlarını vermektedir. AB içinde ABD’nin Truva Atı mı olunacağı, yoksa AB’yi temsil eden çekirdekle birlikte mi davranılacağı ayrı bir çekişmenin konusudur ki bunun bir ucu AB’ye, diğer ucu ABD’ye dayanmaktadır. Kuşkusuz ülkenin geleceği konusunda karar verecek asıl güç halktır ve onun kararı belirleyici olacaktır.
    Ahmet Yaşaroğlu
    www.evrensel.net