Amerika ‘korkutarak’ yönetiyor

ABD’nin Irak’ı işgali beşinci yılına girmekte. Ve işte Irak’ın durumu gözler önünde.


ABD’nin Irak’ı işgali beşinci yılına girmekte. Ve işte Irak’ın durumu gözler önünde. Hatta tüm Ortadoğu’nun durumu gözler önünde: İşgalden dört yıl sonra durum daha kötü bir hal almış, kargaşa daha da artmış ve tüm bölgeyi bir yangına götürecek kör kuyular oluşmuştur şimdi. Belki de ABD ekonomisi, ayda sekiz milyar dolara mal olan Irak işgalinin maliyetini bir süreliğine daha kaldırabilir. Ama, sayıları 3220’ye varan ölen askerler açısından durum daha farklıdır. Bu olayın bir de yaralı askerler boyutu var üstelik. Profesyonel askerlerden oluşan bu ölü ve yaralı askerler, Amerikan toplumunun tüm tabakalarından gelmemektedir. Zira, bu askerlerin büyük bir çoğunluğu, Amerikan toplumunun en fakir tabakalarından gelmektedir. İşte, özellikle bu noktada; Irak Savaşı, Vietnam Savaşından ayrılmaktadır. Zira o zamanlar ABD Ordusu, mecburi hizmete alınmış askerlerden oluşmaktaydı ve her Amerikan yurttaşı da bu zorunlu askerlik görevini yerine getirmekle yükümlüydü. Bu da, gençlerin savaşa karşı olmalarında ve bu konuda da kesintisiz savaş karşıtı gösteriler düzenlenmesinde önemli bir etkendi.
Irak işgalinin üç gerekçesi vardı. Birincisi; Irak’ın kitle imha silahlarına sahip olduğu iddiası; ikincisi, uluslararası terörle savaşmak iddiası; üçüncüsü de, Irak’ın demokratikleştirilmesi ve bunun tetiklemesi sonucu da demokratikleşmenin tüm Ortadoğu’ya yayılması. Birinci gerekçenin yalan olduğu konusunda artık kimsenin bir kuşkusu kalmadı. Üçüncü gerekçenin de gerçekçi olmadığı, artık Bush’un son konuşmalarında demokratikleşme konusuna değinmemesinden anlaşılıyor. Ama, uluslararası terör gerekçesini ele alacaksak eğer; aralarında Amerikan istihbarat örgütü ve bazı Amerikan araştırma merkezlerinin bulunduğu ABD kurumlarının rakamlarına dayanan bir araştırmaya göz atmamız yeterli olur. Henüz çok yakın bir tarihte yapılan bu Amerikan araştırmasına göre; Irak savaşından bu yana, uluslararası ölçekte gerçekleştirilen terör eylemleri, senelik ortalama yüzde 607’lik bir artış oranına sıçramıştır. Öyle ki, Irak işgalinden önce, uluslararası eylem sayısı senelik ortalama 28 eylem iken, bu sayı işgalden sonra senelik ortalama 199 eyleme sıçramıştır. Hatta, Irak’ta gerçekleştirilen eylemleri bu ortalamaya almasak dahi, uluslararası ölçekte gerçekleştirilen eylem sayısı, yüzde 265 oranında artmış, bu eylemlerde ölenlerin oranı da yüzde 58 oranında artmıştır.
Göze çarpan ise; ABD’de, Irak Savaşı ile ilgili bugüne dek yayımlanan raporlarda, Irak halkının insani açıdan ödediği bedelin görmezden gelinmesidir. ABD’nin Irak’ı işgalinden dört yıl sonra bugün, can güvenliği bulunmamakta ve temel hizmetler yerle bir edilmiş durumdadır. Aynı zamanda şartlar, iki milyon Iraklının göç etmesine yol açmıştır. Ama asıl korkutucu rakam ise; Amerikan tıp dergisi “Lanst”’ın verdiği rakamlardır: ABD’nin Irak’ı işgalinden bu yana 600 bin Iraklı sivil hayatını kaybetmiştir.
Bush’un fikir babaları
“ABD İmparatorluğu” projesi gaipten doğmamıştır. Hatta bu proje “Yeni Muhafazakarlar”la da doğmamıştır. Bu projeyi anlayabilmek için; İkinci Dünya Savaşı galibi devletlerden oluşmuş kampın “lideri” olarak yeni doğmuş; ama aynı zamanda tarihte görülmüş en büyük “borç veren” ülke olan ABD’ye bir göz atmak gerekir. Ayrıca, Dwight Eisenhower’ın ABD Başkanlığını bırakırken yaptığı veda konuşmasına bir göz atmak gerekir. Eski bir general olan ve Batı Avrupa Müttefik Kuvvetleri Komutanlığı da yapmış olan Eisenhower; askerlerle sanayiciler arasında ABD siyasetine hakim olmak amacıyla ittifak kurulması tehlikesi bulunduğunu belirtmişti...
Sovyetler Birliği’nin Afganistan’ı işgalinin ardında, Sovyetlerin genişlemek ve bölgeye egemen olmak amaçlarının yattığına tüm dünya uzun yıllar inandırılmıştır. ABD, kendi kuvvetlerinin yanında, müttefiklerinin de kuvvetlerini, Sovyet askerini Afganistan’dan çıkarmak iddiasıyla hazır tutmuş, ama ABD ordusu hiçbir zaman doğrudan olaya müdahalede bulunmamıştır. ABD sadece Arap ve İslam devletlerini koruma ve eğitme işine soyunmuş; onlara silah satarak, bu devletleri bir silah deposu haline dönüştürmüştür. Tüm bunları da, İslam dünyasını, “kafir ve dinsiz” Sovyetler Birliği’ne karşı koruma sloganı altında gerçekleştirmiştir.
Yalnız, Sovyetler Birliği’nin çöküşü ardından, gerçeğin hiç de bize anlatıldığı gibi olmadığı ortaya çıkar. 30 Temmuz 1979 tarihinde dönemin ABD Başkanı Jimmy Carter ve ekibi, Afganistan’ın başkenti Kabil’deki hükümetin rakiplerine gizli yardımlar yapılması kararı alırlar. Gerekçe ise, bu hükümetin Sovyetlere yakın olmasıdır. Ama Carter’ın müsteşarı Zbignev Brezinski şunları itiraflar eder: “Başkan’a yazdığım bir not ile, bizim yaptığımız bu ‘gizli’ yardımların, Sovyetler Birliği’nin Afganistan’a silahlı müdahalesine yol açabileceğini bildirdim. Biz, Rusları Afganistan’a müdahale etmesi için doğrudan desteklemedik. Ancak bilerek ve isteyerek, onların askeri müdahalelerine zemin oluşturacak ihtimaller yarattık. Sovyet Ordusu, Afganistan’ı işgal etmek üzere harekete geçer geçmez, ta baştan beri kendisine kurulmuş kapanın tam ortasında buldu kendini. Sovyetlerin Afganistan’ı işgali ve ardından, Sovyet ordusunu Afganistan’dan çıkarmak üzere yaşananlar Sovyetler Birliği’nin dağılma sürecini başlatmıştır.
Daha sonra yaşanan tarihi gerçekler herkesçe bilinmektedir. Sovyetler, Afganistan’dan çekilir çekilmez ABD’nin, Afganistan’da “İslami Mücahitler” diye adlandırdıklarına ilgisi yok olur. Çünkü, ABD’nin öncelikleri değişmiştir artık. Bu konuyla ilgili Brezinski şöyle der: “Amerikan siyaseti Afganistan’da radikal İslam’ı yeni bir hayalet olarak bırakmıştır. Radikal İslam da daha sonra El Kaide’yi ve Usame Bin Ladin’i doğurmuştur. Bu gelişmelerde suçlu değil miyiz?”
Ama şu an görüyoruz ki, ABD’nin kendisi, tüm dünyaya kendisinin, “İslami terör” diye adlandırdığı tehlikeye karşı panik ve korku yaymaktadır. 11 Eylül olayları yaşanmıştır ve ardından ABD tüm dünyada, teröre karşı bir savaş ilan etmiştir...
Soğuk savaş boyunca Sovyet tehlikesi abartılmış ve bununla tüm dünyaya korku salınmak istenmiştir. Tıpkı günümüzde terör tehdidinin abartılarak, tüm dünyaya korku salınmak istendiği gibi...
Ancak; Roma İmparatorluğundan bu yana tarih bize göstermiştir ki; dünya kaynaklarını talan etmeyi amaçlayan diktatörler ve diktatörlükler, önünde sonunda cezalarını bulmuşlardır. Bugün de, Arap petrolünü kontrolü altına almayı amaçlayan şahıs ya da devletler, eninde sonunda cezalarını bulacaklardır.
(Arapça yayınlanan El Hayat’tan kısaltarak çeviren: Adnan Yılmaz)
Mahmud Oud
www.evrensel.net