‘latife latif gerek’

Hayat’ı hazırlayanlar dergi bağlanmaya üç gün kala bizim geleneksel şaka anlayışımız konusunda bir şeyler yazmamı isteyince bir an ne yapacağımı bilemedim. Aklıma hiç de iyi şeyler gelmedi önce. Yaşım altmışı geçti ya, kaynakları hatırlasam, olayları hatırlayamıyorum.....


Hayat’ı hazırlayanlar dergi bağlanmaya üç gün kala bizim geleneksel şaka anlayışımız konusunda bir şeyler yazmamı isteyince bir an ne yapacağımı bilemedim. Aklıma hiç de iyi şeyler gelmedi önce. Yaşım altmışı geçti ya, kaynakları hatırlasam, olayları hatırlayamıyorum, olayları hatırlasam kaynakları... Bilgisayar hataları işte. Hani bir zamanlar yanında çalışanlara ağır şakalar yapan bir paşa varmış. Yaz günü “Hadi kış oyunu oynayalım” der, hepsine kürkler giydirir, mangalları yaktırır, sıcak salepler, biberli tarhanalar içirerek bunaltır, kendisi ifil ifil hilali gömlekle karşılarına geçer gülermiş. Bir gün de öyküyü anlatana yaz oyunu oynayalım deyip, adamcağızı incecik giydirmiş, arabaya bindirmiş. Kendisi sarınmış bürünmüş. Adamcağız titrerken, “Çelebi burnum pek üşüyor, ne dersin?” diye sormuş. Çelebi öfkeyle, “Beyim, tek sıcak yerim var, burnunuzu oraya soksanız” yanıtını vermiş. Hay Allah neydi bu paşanın adı... Bulmam olanaksız. Çünkü bu fıkrayı ya Ulunay’dan okudum ya Mizah dergisinde. En az elli yıl önce.
Tuzlu biberli
Her ne kadar Osmanlıca “şaka/nükte güzel olmalı” anlamında “Latife latif gerek” diye bir deyim varsa da Osmanlı fıkraları ya tuzlu biberlidir ya da anıştırmalar yüzünden soğuktur. Döneminin nükteli olaylarını aktaran kitapları okuduğunuzda bunu daha iyi görürsünüz. Lami adlı şairin oğlu Lamiizade Abdullah Çelebi’nin Letaif’i (Tercüman 1001 Eser, 1978) bu konunun en iyi örneğidir. Zati adlı şairin şakalarını daha doğrusu kendi yazdığı nükteli olay ve dizeleri de 1970’te Mehmet Çavuşoğlu Türk Dili ve Edebiyatı dergisinde günümüzdeki harflerle yayımlamıştı. Ne yazık Osmanlı dönemi kadın şairlerimiz de şiirlerinden çok bu tür fıkralarla bilinirler.
Halk edebiyatımızın fıkra anlayışının Osmanlı üst sınıf fıkra anlayışından farkı belki yalnızca sözcük kalitesiyle ilgilidir. Yapı Kredi Yayınları’nın Nasrettin Hoca Fıkraları’nı yayınlayıp geri çekişini anımsayacaksınız. Nasıl bir kıyamet kopmuştu. (Sonra o kitabı Edebiyatçılar Derneği bastı ama galiba kimseler umursamadı.) Hazır söz Nasrettin Hoca’ya gelmişken Nasrettin Hoca fıkralarına kitabında yer veren, nükteli bir Osmanlı yazarını anımsamak gerekir: Evliya Çelebi. Erzurum’un soğuğunu anlatırken kedinin damdan dama atlarken donduğunu söyleyen bu yazardan Nasrettin Hoca fıkrası okumak istemez misiniz:
“(Nasrettin Hoca) Erdemli, hazırcevap, keramet sahibi, filozof, din ve dünya işlerinde doğru bir ulu can idi. Temür’ün (Timur’un) meclisinde bulunmuştur. Temür Han, onun sohbetinden hazzedip (hoşlanıp) onun hatırı için Akşehir’i yağmadan bağışlamıştır. Herkesin dilinde bu hocanın öğüt ve latifeleri darbımesel (atasözü) gibi kullanılmaktadır. Onlardan biri şudur:
Bir gün Temür, Hoca ile hamama gidip birer futa (peştamal) ile yıkanırlarken konuşma sırasında Temür: “Hoca Efendi! Ben ki cihangir bir şanlı padişahım, satılmaklığım lâzım gelirse beni kaça alırsın” der. Hoca: “Kırk akçaya ancak alırdım” cevabını verir. Temür: “Behey Hocam! Benim futam kırk akça eder” der. Hoca: “Ben de zaten kırk akçaya futayı alıyorum. Yoksa senin gibi bir Moğol parçasını ne yapacağım? Bir mangır bile etmezsin” diyince Temür Han, hazırcevaplığından hazzederek (hoşlanarak) birkaç ihsanlarda (bağışta) bulunur. Daha nice yüz binlerce latifeleri var ki dillerde destandır. Yıldırım Han’ın ölümünden sonra Çelebi Sultan Mehmed çağında ölüp bu Akşehir dışındaki kubbe ve malûm (bilinen) türbesinde gömülüdür. Dört tarafı parmaklıkla kuşatılmıştır. Tanrı’nın esirgeyişi üzerine olsun.”
Fıkra gibi
Evliya Çelebi, Nasrettin Hoca ile ilgili bir de fıkra benzeri olay üretir:
“Gece yarısı göç boruları çalınıp bütün ağırlıklar gitti. Ben de hademelerimi gönderip bir kölemle şehirden çıktım. Hoca Nasreddin’i kim ziyaret ederse letaifinden (şakalarından, fıkralarından) bazı şeyler aklına gelip mutlaka güler derler, acaba doğru mudur diye anayolun sol tarafında mezaristana (mezarlığa) sapıp kabrine at ile vardım. Bir kere: “Esselâmu aleyküm yâ ehli’l-kubûr” (“Ey mezardakiler. Sizlere selâm olsun”) dedim. Hoca Nasreddin’in türbesi içinden: “Ve aley-kümüsselâm ey cân-ı hümâm” (“Ey himmet sahibi can! Size de selâm olsun”) diye bir ses gelince atım ürküp iki ayağı üzerine kalktı. Fırlayarak mezaristan içinde şaha kalkıp bir ayağı bir kabre girdi. Ben zavallı az kalsın kabir azabı çekeyazdım. Yine Hoca’nın türbesinden biri: “Ağa! Sadakanızı veriniz de güle güle gidiniz. Beri geliniz, beri” diye haykırdı. Meğer türbedarmış. Ben: “Bire herif! Ben kabirdekilere selâm verdim. Sen onlardan değilken niçin selâm aldın” diye birkaç akça sadaka verdim. “Var (git), yardımcın Allah ola” diye (yolcu) etti. Doğrusu şu hale ben de güle güle geçtim, gittim.”
Şaka denince akla bu kavramla ilgili deyimler geliyor önce: “Şaka gibi gelmek” (Bir türlü inanamamak). ”Şaka götürmemek“ (1. Şakadan hoşlanmamak. 2. Bir iş ya da durum dikkatsizliğe gelmemek). ”Şaka kaldırmak“ (Kendisine yapılan şakalara katlanmak) “Şaka maka” (Önemsiz sayılırken önem kazandı). Bir de kaba şakalar için kullanılan “eşek şakası” deyimi var ya herkes ne anlama geldiğini bilir, bilir de... Kendi yaptıklarını o fasıldan saymaz.
Demiryolcuların şakası
Böyle der demez Aziz Nesin’in Nazik Alet adlı öyküsünü anımsadım. Adamın biri postayla mı, trenle mi, çok duyarlı bir alet yollayacağını söyler. Teslim ettiği pakette kaldırım taşları falan vardır. Ama paketi götürenler alet bozulmasın diye neredeyse cehennem azabı çekerler. Bu benim gülemediğim bir öyküydü. Çünkü demiryolcular birbirlerine, hiç üşenmeden, benzer şakaları yaparlardı. Bir çantaya ya da sepete paketlenmiş taşları doldurup, üstüne de ara istasyonlardaki birinin adını yazarlar, bir arkadaşlarına teslim ederler, “Aman içinde kırılacak, dökülecek şeyler var” derlerdi. Paketi alan onu trene kadar, oradan da ara istasyondaki arkadaşına kadar taşırdı. Çoğunluk, paketin teslim edileceği demiryolcuya da haber uçurulur, ya paket getirenin yanında açılır, birlikte gülünülür ya da “Sağol, ben bunu aslında falan istasyonda filancaya söz vermiştim, yolun o tarafa, bir zahmet ona götürüver” diye şaka sürdürülürdü. Taşları taşıyanın, kendine oyun oynayana karşı intikam planı hazırlaması, o intikamın trenciler arasında söylenip gülünmesi gelenekti. Ben bütün çocukluğum boyunca, hem bu şakaları, hem buna benzer olaylara gülünmesini anlayamadım.
Çalışmaya başladığımda, her resmi dairede (özel işyerleri de farklı değil ya) var olan bürokrasiden bunaldığımda 1 Nisanlık bir evrak hazırladım. Özü: 1 Nisan Şakaları Hakkında, diye belirteçli gırgır bir metin. İmzaya açtım, kaydedildi. Bütün önemli kademelerce imzalanacak, sonra da bu sudan yazı güya üst kuruma gidecek. Ben evrakı dolaşıma soktum ya, birinin okuyup gülerek geri getirmesini bekliyorum ne ses var ne seda. Sonunda evrakın üst kuruma gideceğini, kurum olarak rezil olacağımızı fark edip, bir bahaneyle geri aldım. İşin kötüsü kimse de okumamış ki gülelim.
Halk oyunları
O zaman babamların birbirlerine yaptıkları eziyete bile gülebilmelerini kıskandım.
Nedense içimi burkan bir başka şaka öyküsü vardır. Mustafa Kemal Paşa’ya hazırlanan bir yemekte, kapaklı bir sahana canlı bir bıldırcın konur. Ahçı, kapaklı sahanları sofraya gönderir, sofracı sahanları bir bir açar. Bıldırcınlı pilav, bıldırcın kızartması falan derken sıra canlı bıldırcının sahanına gelir. Kapak açılınca bıldırcın sahandan fırlayıp yuvar topar Mustafa Kemal’in kucağına kaçar. Mustafa Kemal, kuşu alıp, sofradan kalkar, bir daha sofrasında bıldırcın görmek istemediğini söyler.
Seyirlik halk oyunları bazan şakalara dayanır. Oyunu hiç bilmeyen biri oyunun baş rolünde oynatılır, ama oyun sonunda yüzü boyanır. Mesela oyunu bilmeyen birinin ceketi ters giydirilip, kollarına oklava sokularak körük yapılır. Kalaycı onun kollarını oynatarak ateş yakar.
Kalaycıya sıra ile ailesinden birilerinin ölümü söylenir. Kalaycı dinlemeyip oyunu sürdürür. Sonunda karısının ölüm haberi gelir. Adam ağlayarak işi bırakıp, dükkanını kapatacağını söyler. İşi bırakacağına göre de körüğü kapatmalıdır. Hemen önceden hazırlanmış bir hamuru körüğü oynayanın ağzına sıvayıverir. Kimi oyunlarda oyunun kahramanının altına sandalye olarak eğilmiş biri itelenir. Oyuncu keyifle otururken sandalye kaçıp oyuncuyu düşürür. Bazı oyunlarda konunun gidişine göre, bir hoca herkesi okuyup üfler, oyunu bilmeyenlerin yüzüne de su ya da un püskürtür.
Sadi Yaver Ataman’ın Sürprizli Köy Orta Oyunu diye tanımladığı bu oyunlardan bir örnek verelim. Adı Hacca Gitmek olan bu oyunu Ahmet Kutsi Tecer, Sivas çevresinden derlemiş: “Bir adamın dört oğlu vardır. Baba Hacca gitmek ister, dört oğlunu da ahbaplarından birine emanet eder. Veda edip ayrılmak üzereyken, oğullarından biri ardından koşarak gitmemesi için yalvarır. Baba geriye dönerek ahbabına:
- Bu oğlum durmuyor, bunu senin bir koluna bağlayalım der ve bağlar.
Yine gitmek üzere iken bu kez öteki oğlu, ardından koşarak gitmemesi için yalvarır. Adam onu da aynı şekilde ahbabının öteki koluna bağlar. Tam veda ederken üçüncü ve dördüncü oğlu adamın peşine takılır. Hacı adayı, onları da ahbabının ayaklarına bağlar.
Artık gözü arkada kalmayacağını söyleyerek giderken dört oğlu birden:
- Bizi de götür baba, diye yalvarmaya başlayınca adam koşarak uzaklaşmaya çalışır. Oğulları oynayan oyuncular ellerine ayaklarına bağlı oldukları adamı da sürükleyerek bir yandan bağırır bir yandan koşmaya başlarlar. Mahsus çamurlu yerlerden geçerek, oyunu bilmeyen kişiyi çamura bularlar.” (Sadi Yaver Ataman, Dümbüllü İsmail Efendi Yapı Kredi Bankası)
Bilmem bu oyunları oynayan kaldı mı?...
Şaka cehennemi!
Ben bir zamanlar epey şakacı olmalıyım ki, kayınvalidemin dini bütün ahbaplarından biri bana “şaka cehenneminden” söz etmişti. Yüzsüzlük edip “Orada zebaniler mi şakacı, ateş mi şakadan?” diye soramadım. Ama “Hz. Peygamber yalnızca kalbe sıkıntı veren, korkutan, insanların onurunu yaralayarak kin ve düşmanlıklara yol açan, saygısız şakaları yasaklamış. Yoksa kendi de şaka yaparmış” da diyemedim. İçimde kaldı.
Sennur Sezer
www.evrensel.net