nevzat karakış’ın ‘bizar’ı

nevzat karakış’ın ‘bizar’ı

2003 yılıydı. İstanbul’da müzik alanında değişik çalışmalar yapan ve bu çalışmalarını değişik kitaplarda yayımlayan Akın Ok’tan birkaç CD geldi adresime. Bunlardan biri Nevzat Karakış’ın Bizar albümüydü. O zaman Bizar’daki türküleri ilgiyle dinlemiş ve birkaçını zaman zaman radyoda yayımlamıştım.


2003 yılıydı. İstanbul’da müzik alanında değişik çalışmalar yapan ve bu çalışmalarını değişik kitaplarda yayımlayan Akın Ok’tan birkaç CD geldi adresime. Bunlardan biri Nevzat Karakış’ın Bizar albümüydü. O zaman Bizar’daki türküleri ilgiyle dinlemiş ve birkaçını zaman zaman radyoda yayımlamıştım.
Farklı türkülerdi. Dingin, barışçıl, sertliklerden uzak okumalar, yorumlar...
Aradan dört yıl geçti. Şair Şükrü Erbaş’ın türkülere olan tutkusu sonucu Nevzat Karakış’ı daha yakından tanıma olanağı bulduk Antalya’da. 10 Şubat 2007 de AKM Perge Salonu’nda bir türkü ve şiir şöleni izledik. Ayrıca bir gün sonra Radyo Akdeniz’de iki saate yakın bir süre Karakış’la birlikte olduk. Nevzat Karakış’ın anlattıklarını dinleyince, onun türkü dünyasına biraz daha yaklaşabildik.
Bitlis’in Adilcevaz ilçesinde 1960 yılında doğmuş. Atlı tahsildar bir baba, köy kökenli bir anne... Amcası masallar, hikâyeler anlatan bir adammış... Adilcevaz’a gelen âşıklar kahvede bir masa üstüne yerleştirilen sandalyede çalıp söylerlermiş. Davut Sulari, Aşık Reyhani, Murat Çobanoğlu ilk anımsadıkları… Onlar için şenlik günleriymiş böyle günler.
Sonra baba, pikaplı bir radyo almış eve. Plaklar, türküler, radyo sanatçıları… Eve gelenlere Nevzat’ın sesini dinletirlermiş sürekli. Nevzat utandığı için masanın altına girer, sanki sesi radyodan geliyormuş gibi söylermiş. İlkokulda öğretmeni ona sürekli türkü söyletmiş. Karakış, bu sürekli türkü söylemenin cezasını ortaokulda sınıfta kalarak ödemiş.
Ortaokuldan sonra okuldan soğumuş. Annesiyle birlikte düşlerini süsleyen İzmir’e inmişler bir gece. “İzmir yanıyordu” diyor Karakış. Işıkları yangına benzetiyor. Gökyüzüne asılı yazılara şaşırmış bir de. Üç yıl bulaşıkçılık, garsonluk, komilik yapmış.
Tam işleri yoluna koyacakken Maksim Gorki’nin Ana’sını okumuş. Okulu, okumayı sevmeyen Karakış, Maksim Gorki’den sonra okulsuz okumalara ağırlık vermiş.
Daha sonra Adilcevaz’a dönen Nevzat Karakış bu kez de Ankara’ya ablasının yanına gitmek için yola çıkmış. Anıttepe Cumhuriyet Akşam Lisesi’ne kaydolmuş ve buradan mezun olmuş... Daha sonra Açıköğretim Fakültesi’ne kaydolmuş ama sevmemiş.
Ankara’da Maliye Bakanlığı’nda beş yıl çalışmış. Sonra İstanbul’a Karaköy’e tayini çıkmış. Gümrük’teki çalışma düzenini yakından gördüğü için on beş gün çalışabilmiş orada. Ayrılmış.
Müzik çalışmalarının Ankara, İstanbul’da odaklandığını belirten Karakış, Coşkun Güla’dan dersler aldığını, halk eğitim merkezleri ve okuldaki çalışmalardan sonra iki yıl kadar Ruhi Su Dostlar Korosu’nda türkü söylediğini belirtiyor. Koroda türkü söylemeyi şöyle değerlendiriyor: “Bir ormanla birlikte söylüyor insan o zaman.”
Karakış’ın ilk albümü 1988 tarihini taşıyor ve adı Ölüm Git Öte. İkinci albümü Çiçeği Hiç Solmadan (1996), üçüncü albüm Ağzımda Bulut Tadı (1998).
Bizar 2003 tarihini taşıyor. 2006 yılında ise ikinci kez baskısı yapılmış...
Nevzat Karakış’ın türkülerinde insanı çeken ne? Onu biraz daha yakından tanıyınca bu sorunun yanıtını buluyor insan. Her şeyden önce türkülere doğru yerden ve sevgiyle bakıyor Nevzat Karakış. Türkü sevdasını ve İstanbul bağlantısını anlatırken, “Sevdiği için kötü yola düşmüş kadın” benzetmesini kullanıyor. Ve devam ediyor: “Büyük şehirlerde yaşadığımız her şey bana dokunuyor, belki kendimi sağaltmak için türkü sevdama yöneliyorum.”
Bizar, Nevzat’ın annesinin adı. Annesinin bütün türküleri bildiğine ve kendisiyle birlikte söylediğine değiniyor ve “annemin ne zaman öldüğünü bilmiyorum” derken onu, bu türkülerle yaşattığına inanıyor.
Babası, ölümüne yakın bir zamanda Nevzat için şunları söylemiş. ”Sen bir kuyu gibisin, sana atılan lâf orda kalır sanki!”
Nevzat Karakış’ın seslendirdiği bir uzun havada sözler şöyle başlıyor: “Ulu yol üstüne serdim postumu/ Yeni bildim düşmanımı dostumu/ Açık koyun mezarımın üstünü/ Yan gelip geçtikçe canım dinlensin.” Taaa 60’lı yıllardan beri dinlediğim Ali Ekber Çiçek’in uzun havalarıyla bir yakınlık buluyorum Nevzat Karakış’ın uzun havalarında. Ali Ekber de şöyle demiyor muydu? “Şu yüce dağları duman kaplamış/ Yine mi gurbetten kara haber var/ Seher vakti burda kimler ağlamış/ Çimenler üstünde gözyaşları var.”
Nevzat Karakış’ın o dervişce, sessiz ve derinden akışında, yaşadığı coğrafyadaki çalkantı, bulanıklık ve yarınların görünmeyişinin hüznü yok mu?
Biz ormandaki ağaçlarla birlikte, Nevzat Karakış’la annelerimizin sevdiği türküleri her zaman; ama her zaman söylemeyi sürdürelim mi?
Saffet Uysal
www.evrensel.net