Fotoğraf: Evrensel

çi’börek şiir ve hayat

Fiziğim pek göstermez ama, özellikle bundan 15 yıl öncesine, yani İzmir’e göç ettiğimiz yıla kadar, İstanbul’da nerede, nelerin, hem de en ucuz bir şekilde yeneceğini bilirdim.


Fiziğim pek göstermez ama, özellikle bundan 15 yıl öncesine, yani İzmir’e göç ettiğimiz yıla kadar, İstanbul’da nerede, nelerin, hem de en ucuz bir şekilde yeneceğini bilirdim.
Örneğin bir zamanlar Aksaray’da, Fazıl Hüsnü Dağlarca’nın Kitap Kitabevi’nin yakınındaki Saray Lokantası’nda kuru fasulye/pilav ya da sulu köfteyi kaçırmazdım... Cağaloğlu’nda yıkıldı-yıkılacak bir binadaki işkembe çorbacısı. İşkembe çorbası, tuzlama deyip geçmeyin. İstanbul’da bir Cağaloğlu’nda, bir Sirkeci’de, iki tane de İstiklal Caddesi’nde vardı, bu işi bilen... Sonra yine Cağaloğlu Divan Yolu’nda karşılıklı bir poğaçacı ile börekçi... Sarıyer’de mısırcı, Kilyos yolunda tavukçu, Eminönü’nde ekmek arası palamutçu (Sonra o palamutlar, köpek balığı oldu ya), Atlantik’te Rus salatası, Üsküdar iskelede tükrük köftesi, Kanlıca’da yoğurt, Anadolu Kavağı’nda ve Bebek’’te balık… Ve daha niceleri… Kokoreççiler, kuyu kebapçıları...
Hele İstiklal Caddesi’nde kaşarpeynirli/çikolatalı tost… Ya Bakırköy ile Kadıköy Altıyol’un ara sokakların birisinde olan çi’börekçi... Kadıköy’’dekini rahmetli Kerim Korcan öğretmişti bize. Sonra gediklisi olmuştuk, eşimle ben...
Hepsi tarih oldu şimdi. Bizim asil ve necipler “Batı”nın peşinde koşarken, Batı, “fast food”larıyla midemize oturdu. Hiçbir soda da, maden suyu da midemizi kurtaramayacak, eminim...
Neyse... Geçtiğimiz Cumartesi günü, İzmir’in Bostanlı’sında, Gode Cengiz Parkı’nın yanındaki “Börek Çi’börek Evi”nde bir araya geldik, biz “Hayatseverler”… Evet, hayatı herkes sever, ama bu hayat, başka bir hayattı, yani “Hayat Televizyonu”ydu.
Yine zamana karşı yarıştım, gazete, radyo derken, saat 18’de Dilek Hoca ve arkadaşlarının mekanındaydım. Bir, bilemediniz iki saat sonra eve gideceğimi sanıyordum. Çünkü tüm gün, her Cumartesi olduğu gibi, pestilim çıkmıştı... Ama çok güzel bir ortamdı ve gece yarısı gümbedegümgüm diye gelirken ayrıldık oradan.
Önce Özden Mızrak, sonra Hasan Hüseyin Evin konuştu. Ben ki, kendimi kulağı delik biri sanırdım, yanılmışım. Çünkü çok şey öğrendim orada... Sonra sazı ben aldım. Ayıp olmasın diye, saz semaisini kısa kestim... Sonra sevgili Ayhan ve arkadaşı döktürdü Allah, döktürdü...
Buca’dan Harmandalı’na, Bornova’dan Narlıdere’ye dek tüm İzmir’de, hatta tüm Ege’ de “Hayat Televizyonu”nu tanıtım çalışmalarını gördükçe, duydukça, bazı şeylerin değişeceğine daha bir inanmaya başladım. Her ne kadar Özden arkadaşım, “40 yıl geciktik” dediyse de, ben öyle düşünmüyordum. Piyer Loti’deki derme-çatma masalı Gerçek’ten bugüne gelişte, çok yıllar geçmemişti... Gerçek’in temelleri sağlamdı. İşte ortaya çıktı...
O gece, Vahdettin Yılmaz’la tanıştım. İçinde insanıyla, çiçeğiyle, hayvanıyla tüm doğayı kucaklayan mısraların dolu dolu olduğu şiir kitabı vardı: “Bir yerimizde saklı”... Ve bir yerimizde saklı olan bu şiirler içinde biri, başlığı “İzmirli çocuklar” olan şiiri şöyle bitiyordu:
“Öldürülmüş sivrisinek hüznüdür İzmirli çocuklar / yine de gülümserler denize ardıç ardıç”...
Sevdim Vahdettin Yılmaz’ın dizelerini. Ama benim sevmem pek hayra alamet değil. Çünkü romanlarını beğenmediğim biri Nobel aldı (Orhan Pamuk), şiirlerini beğenmediğim biri de popstar oldu (Küçük İskender)... Ben “çi’börek”i seviyorum, “Fast food” tipi şeylerden nefret ediyorum, ama Türkiye “fast food”la yatıp-kalkıyor...
Neyse... Galiba gümbür gümbür geliyor “Hayat Televizyonu”... Yok yok, böyle demeyeceğim, “Hayat Televizyonu’ndan bir şey olmaz” diyeceğim. Söylediklerimin hep tersi, olduğuna göre, sanırım böyle düşünmekte, söylemekte haklıyım...
Bülent Habora
www.evrensel.net