EKONOMİ ve POLİTİKA

  • Ne hazin bir ortam ki, Türkiye’yi siyasal dikta hakimiyetine mahkum eden partinin önümüzdeki seçimlerdeki iktidar şansında hemen hiçbir erime görülmemektedir.


    Ne hazin bir ortam ki, Türkiye’yi siyasal dikta hakimiyetine mahkum eden partinin önümüzdeki seçimlerdeki iktidar şansında hemen hiçbir erime görülmemektedir. Ne hazindir ki, siyasal dikta patolojisi, önündeki tüm engelleri de kaldırarak iktidarı tümüyle ele geçirme plânları üzerinde kafa yormaktadır. Ne ilginçtir ki, “Financial Times” gazetesi de, ilginç ricaları ile, amaçlanan dikta yürüyüşüne alkış tutmakta ve desteklemektedir. Ama, bunlardan en acısı da, bu dikta altında ezilen halkımız da, hâlâ bu iktidarı desteklemekte ve omuzları üzerinde iktidar süresini uzatmaya azimli gözükmektedir.
    Önce şu Financial Times’ın heyecanına bir göz atalım. Türkiye’de Cumhurbaşkanlığı ve genel seçim Türkiye’nin derdi olabilir, ve öyledir de. Ama, bu sorunla acaba Financial Times hangi sıfat ve yetki ile ilgileniyor ki. Gerçi küreselleşme/sömürgeleştirme döneminde artık herkesin eli hem herkesin cebinde hem de ensesinde, ama iç siyasete bu boyutta karışmanın da uluslararası ilişkiden çok farklı bir anlamı olduğunu kabul etmek durumundayız. Küreselleşen dünyada, sömürgeleştirme işlevi de küreselleştiği için, maalesef, burjuvazinin istediği “siyasal diktatoryal yönetim ” ortamı, dış sermayenin de birinci derecede istekleri arasında yer almaktadır.
    Varolan siyasal iktidar, Türkiye’yi siyasal dikta rejimine sürükleyen yolda ilk adımı, kendisine gümüş tepside sunulmuş olan parlamento çoğunluğunu, siyasal ezme ortamı olarak kullanması olmuştur. Kendi içinde tam bir hiyerarşik zincir ilişkisi bağlamında kenetlenmiş ve çimentolanmış olarak adeta oturumları kilitleyen iktidar grubu, muhalefetin hiçbir talep ve sorusuna sempati ile bakmadığı gibi, kendi içinde de soru ve/veya gensoru müessesini de çalıştırmamaktadır. Böylece, tek parti sitemi fiilen tek ve hakim yönetici sistemine dönüştürülmüş ve siyasal dikta oluşturmanın ilk ve çok önemli adımı atılmış olmaktadır.
    Bunu izleyen dönemde, yürüyüşün olağan seyri içinde cumhurbaşkanlığı ve yargının da ele geçirilmesi hedeflenmektedir. Bunların yolları üzerinde düşünülmekte ve kafa yorulmaktadır. Salt cumhurbaşkanlığı seçimini tartışmanın fazla sağlıklı olmadığı gün gibi ortadadır. Şöyle ki, bu ortamda ve yürüyüş patikasında taşlar epey döşenmiş, bundan sonrasına makyajlama ve oluşumu meşrulaştırma işlevi kalmıştır.
    Sermaye çevreleri ile muhafazakar kesimin ittifakının işletilerek, arzulanan sonucun sağlanması yolları arasında, bana da oldukça makul gelen şöyle bir yöntemi paylaşmak istiyorum. Tartışılan bu yol önemli gözüküyor, zira, bu süreçte, dış ve iç sermaye çevreleri ile varolan siyasal kadronun muhafazakar tabanı arasındaki ittifakının sağlanması önemli gözükmektedir. Ne hazindir ki, görünüşte farklı olan bu çevrelerin niyet ve istekleri örtüşmektedir ve her iki kesim de başbakanın bugünkünden daha yüksek bir mevkide bulunmasını arzulamaktadır. Böyle bir birleşik arzunun tatmini, başbakanın ne bugünkü sistemde başbakanlıkta kalması, ne de sistem değişmeden cumhurbaşkanlığına çıkması ile olasıdır. Birleşik arzunun tatmini, ancak başbakanın aktif siyasette ve partinin başında kalması yanında, cumhurbaşkanlığı makamının güçsüzleştirilerek, işlevsizleştirilmesi ile sağlanıyor olabilir. Böylece, bir yandan tek parti/tek lider diktası daha da kuvvetlenmiş olarak sürdürülmüş ve iç ve dış sermayenin sömürücü hedeflerinin aracına dönüştürülmüş, diğer yandan da, muhafazakar kesim tarafından lider olarak görülen, çeşitli badirelerden geçmiş, hatta hapse dahî girmiş olan bir siyasî kişinin, karşıtlarının tüm engellemelerine hatta hukuksal sorunlara rağmen en yüksek siyasal makama geçme mazhariyetine nail olmuş olarak, siyasal işleve muhafazakar kesimden de onay alınmış olur.
    Böylesi karmaşık operasyonun anayasa değişikliği gerektirdiği açıktır. Yasama sürecinde son birkaç maddesi bırakılarak bekletilen diğer yasalarla birlikte, Türkiye’yi tek adam yönetimine taşıyacak bir anayasa değişikliği ne kadar gündeme getirilebilir, bunu bilemiyorum! Azgınlaşan sermayenin talepleri, muhafazakar kesimin duygusal uhrevî yorumu ve liberalleşen solun bukalemun-varî yorumu ile birleşince, niçin olmasın!
    Seçime kadar anayasa değişikliği yapılmaz ise, halkımız, sermayenin hedefini bozmada ve bu cendereden kurtulmada çok önemli bir koza sahiptir. Genel seçimde bugünkü siyasal kadroyu güçsüzleştirmek ve mutlaka koalisyonların yolunu açmaktır, diye düşünüyorum.
    İzzettin Önder
    www.evrensel.net