NOT

NOT

  • ‘Andıç’ belgesinden sonra şimdi de “2004’te atlatılmış iki darbe” haberi... Bu haberlerin, Cumhurbaşkanlığı seçimleri dolayısıyla yoğunlaşan “devlet içi kapışma”nın malzemesi olarak yansıtıldığı açık.


    ‘Andıç’ belgesinden sonra şimdi de “2004’te atlatılmış iki darbe” haberi... Bu haberlerin, Cumhurbaşkanlığı seçimleri dolayısıyla yoğunlaşan “devlet içi kapışma”nın malzemesi olarak yansıtıldığı açık. Ama böyle diye, “darbeciler ile şeriatçılar çatışıyor, al birini vur öbürüne!” türünden bir “tarafsızlık” ya da kayıtsızlık düşünülebilir mi? Ya da, en özeti ‘askeri vesayet’e işaret eden bu haberlerin gerektirdiği devrimci siyasal tutum, “bize ne?” şeklinde biçimlendirilemez herhalde. Bir kere, en başından belirtmek gerekir ki “darbe mi, şeriat mı?” ikilemi sahtedir. “Şeriat-İrtica”, başvurulan bir öcüdür! Güvenlikçi-laikçiliğin kendisini doğrulatma ihtiyacına yönelik bir öcü... Peki ya darbecilik?..
    Evet; andıç ve askeri darbe haberleri bu ülke siyasetinin ve devlet yapılanmasının bir gerçeğini yansıtıyor. Hem öyle “bölücülük, komünizm, şeriat ya da irtica” gibi, çoğu zaman ‘kırmızı çizgili’ stratejilerin gerekçesi olarak kullanılan imal tehditler gibi de değil. Tartışmasız bir gerçekliktir, askeri vesayet... Ve işte bu tarihsel-güncel gerçeklik sadece “AKP-TSK kapışması” ekseninde değerlendirilmeyecek kadar önemlidir. Demokrasi mücadelesinin en temel unsurlarından biridir.
    Söz konusu haberlerin servis edilmesinin amacı, askeri en azından Cumhurbaşkanlığı seçimlerinde etkisiz kılmaktır deniyor. Doğrudur. Amaç budur ve ama kaynağı ne olursa olsun bu amacı paylaşmamak, hak ettiği ölçüde tartışmaya açmamak doğru olur mu? Cumhurbaşkanının seçimi askerin ‘görev alanı’na mı girmektedir? Bu fiili olarak ‘müdahil’ olma halinin anlamı nedir? ‘Görev alanı’ denilenin bu kadar ‘elastik’ olması, demokrasi derdi olan herkesin sorunu değil mi?
    Ama dediğimiz gibi, sorun, sadece bu haberlerin gözettiği amaçla da ilintili değil. Artık bu haberler, ülke yönetiminin en karakteristik unsurlarından birinin, ‘askeri vesayet’in cevvalliğine ilişkin kanıtlardır. Bu kanıtlardan biri olan son ‘andıç’ haberi, bilindiği gibi yalanlanmadı bile. Çok doğal, rutin bir “faaliyet” olarak kabul edildi ve sadece “belgenin nasıl sızdırıldığı” soruşturma konusu yapıldı! Şimdi emekli paşanın günlüklerinden “atlatılmış darbe vakaları”na ilişkin aktarılanlar da şaşırtıcı görünüyor mu? Paşa “günlük tutmadım” dese de (ki “bunlar benim notlarımdır” demesi zaten beklenemez!), o aktarılanlar ile askerin iktidar ilişkilerindeki rolü ve konumu arasında herhangi bir uyumsuzluktan söz edilebilir mi! Örneğin, şu notlara bakalım: “...Toplandık...bir eylem planı yapmaya karar verdik. Önce basını ele geçirmeye çalışacaktık. Sonra rektörler ile temas edip öğrencileri sokağa dökecektik. Sendikalar ile aynı şekilde hareket edecektik. Sokaklara afiş astıracaktık. Dernekleri hükümet aleyhine teşvik edecektik. Bunları yurt çapında yapacaktık...”(!) Şimdi istenildiği kadar inkar edilsin; bu ülke siyasetine birazcık aşina olup da bu söylenenleri askere yakıştıramayacak bir allahın kulu çıkabilir mi! Önceki çıplak darbeler bir tarafa, bu aktarılan faaliyetlere son yıllar içerisinde hiç mi tanık olmadık: 28 Şubat günleri hatırlardadır. Ve daha sonraları zaman zaman fişeklenen “silahsız kuvvetler”! Brifinglenmiş öğretim üyeleri, sendikacılar, gazeteciler... “Ordu göreve” pankartları açılan nümayişler, gazete yayınları, vs, vs... Demek ki, sorun, bu sayılanların Paşa’nın günlüğünden aktarılıp aktarılmadığı değil, ülkenin siyasal gerçeği ve bu gerçeklik içindeki askeri pozisyonla arzettiği uyumdur. Diyelim ki Paşa günlük tutmuyormuş; peki askeri vesayetin, o hepimizin tanık olduğu inkar edilmez günlüğünü nereye koymalı, nasıl inkar etmeli! İşte Genelkurmay Başkanı’nın son açıklaması: “Kapıkulu askeri değiliz, gerektiğinde ne yapacağımızı biliriz”! Bu sözleri söyleme ayrıcalığı olan başka memurlar var mıdır?!
    Evet, darbecilik, darbeci zemin bu devlet yapılanmasının ayrılmaz bir parçasıdır. Hukuki olmasa da ‘yasal’ (TSK İç Hizmetler Kanunu md.35) ve de fiili dayanakları vardır. Bilinir ki, bu fiili dayanaklar içinde sermaye sınıfı ve ABD’nin çok özel bir yeri vardır. Kışla içerisinde hiç eksik olmayan darbe heves, istem ve tehditlerinin (ki bu darbenin yarısı demektir), bu ‘özel’ adreslerden gelecek bir ‘yeşil ışık’la muradına ermesi, her zaman ihtimal dahilindedir. Ama dediğimiz gibi, bu ihtimalin yarısı yani yüzde ellisi kışlada her daim mevcuttur... Ve bu “yüzde ellilik” olasılık bile ülke siyasetini militarist kazığa bağlamaya yetiyor işte...
    Şimdi başa dönelim ve son bir tekrarla bitirelim: Askeri darbe haberlerinden hareketle başlayan tartışmaları sadece “AKP-TSK gerilimi” bağlamında değerlendirmek ve “aman AKP’nin oyununa gelmeyelim” gibisinden kaygılarla, sadece seyretmek, oluşumunda bir çok etkenin rol aldığı elverişli bir ‘siyasal düzlemi’ tepmek olur. Politika her zaman öncelikleri tayin etmeyi de gerektirir. Böylesi bir öncelik tayininde, ‘askeri vesayet’ gerçeği ile “şeriat” öcüsü arasında bir anlık bir tereddütün bile abes olacağı açık değil mi?
    Vedat İlbeyoğlu
    www.evrensel.net