MEDYADA GEÇEN HAFTA

MEDYADA GEÇEN HAFTA

Gazetecilerden sıkça hesap sorulmaya başladı televizyon ekranlarında. Bu hafta da böyle tartışmalara tanık olduk.


Medyadan hesap sorulur ama...
Gazetecilerden sıkça hesap sorulmaya başladı televizyon ekranlarında. Bu hafta da böyle tartışmalara tanık olduk.
Kulağa önce olumlu bir manzara gibi geliyor değil mi? Çünkü malum, topluma karşı bir iş yaptıklarına göre, gazeteciler de haberleri nedeniyle hesap vermeli, verebilmeli. Hatta, özellikle bizim medyanın yapısı, ilişkileri, ideolojisi düşünüldüğünde, halkın onlardan hesap sorması bir ihtiyaç.
Ama kazın ayağı öyle değil. Gazetecinin işi haberle ama tartışma da savunma da haber üzerine değil. Görünüşe göre, kime ve neden dolayı hesap vermek gerektiği konusunda bir sorun var.
Örneğin, haftanın en merakla beklenen tartışmalarından biri, gazeteci Emin Çölaşan ile Ankara Büyükşehir Belediye Başkanı Melih Gökçek arasındaydı. Gökçek’in icraatlarını en çok sorgulayan gazetecilerden biri olarak biliniyor Hürriyet yazarı Çölaşan. Saatler süren tartışmada iki taraf da birbiri hakkında iddialarda bulundu. Çölaşan “Onun ağzından sakızı alacağım” demişti, Gökçek ise Çölaşan’a mesleği bıraktıracağını iddia etmişti. İkisi de iddialarını kanıtlayamadı. Üstelik tartışmanın giderek seviyesini düşürdüğü, kahve muhabbetinin ötesine geçemediği, hatta bel altına kaydığı görüldü. Çoğunluğun birleştiği görüş, tartışmanın ikisine de puan kaybettirdiği yönünde.
İlginç olan, programın çoğunluğunun gazeteci Çölaşan’ın Gökçek hakkındaki iddialarının yanıtlanmasıyla geçmesi. Bunda elbette Gökçek’in hemen bütün eleştirileri kabadayı ağzıyla savuşturmasının payı var. Diğer yandan, milyonların gözü önünde bir belediye başkanının bir gazetecinin malvarlığını sorgulaması ve doğru dürüst bir yanıt alamaması, “Dünya tersine mi döndü” diye düşündürüyordu.
Sonuçta Çölaşan, ülkenin belki de en çok okunan köşe yazarı. Ondan daha fazla belgelerle iddialarını desteklemesi beklenirdi. Oysa, Gökçek karşısında neredeyse savunmaya çekildi. Öyle olunca da “malvarlığını açıklamaktan kaçındı” pozisyonuna düştü.
İşte asıl düşündürücü olan bu nokta. Yani, gazeteci değil belediye başkanı sorguluyor, hem de yapılan haberlerin doğru olup olmadığını değil, malların nereden geldiğini soruyor. Köşe yazarlarının mal varlıklarını bildirmeleri zaten isteniyor. Ne kadar kirli ilişkilere tanık olduğumuz düşünülürse, bir gazetecinin hangi yollarla zengin olduğunun da gerçekten haber değeri yok mudur?
Kısacası, böyle bir malzemenin varlığı, böyle bir tartışmanın olanaklılığı bile kabul edilebilir değil. Ama oluyor işte.
Tamamen ilgisiz bir konuda, bir başka tartışmaya geçelim. Bir kanalda yeni başlayan bir programda, iki manken ile biri magazinci diğeri televizyon yazarı iki gazeteci tartışıyor. Programın adı “Magazin Mahkemesi”. Mankenler dekolteli kıyafetleriyle “avukat” oluyor, “basın masası” ise bütün haberleri masaya yatırılan taraf. Haber derken, örneğin bir “frikik” tartışılırken bir taraf onun kaza, diğeri reklam olduğunu savunuyor. Ya da cımbızla çekilen sözlerin haber değeri tartışmaya açılıyor.
Yukarıda söz edilen konuyla pek bir benzerlik yok gibi görünüyor. En azından gazetecilerden yaptıkları haberlerin hesabını vermesi bekleniyor bu kez. Ama haberlerin haber olmakla ilgisi yok. Gazetecilerin haberlerini savunurken kullandıkları dil de bunu belli ediyordu. Bu olay şu nedenle haberdir diyemediklerinden “O zaten reklam yapıyor”, “Sen bizi eleştireceğine kendine bak” gibi çıkışlar yaptılar. Sonuç da düşündürücüydü: Oylamada basın değil, ünlüler yüzde 61 oranında haklı bulundu.
Sözün kısası, gazetecilik haber yapma işi olduğuna göre, hesabı verilmesi gerekenin de haberin kendisi olması beklenir. Ancak basın gazetecilik yerine dedikoduyla uğraştıkça ya da haberlerini, belgelerini konuşturmak yerine olayı kişisel atışmaya döktükçe, edindiği malları, kurduğu ilişkileri “karanlıkta” bıraktıkça, kendi güvenilirliğini de kaybediyor. Oysa haberden bu kadar uzaklaşılmasaydı, haberler güzelce savunulabilirdi. Ama bu birkaç örnek bile, bütün bağlantılarıyla bütün bir mesleğin topluca sorgulanması gerektiğini ortaya çıkarıyor.
Andıç’lı haberciliğin geldiği yer
Nokta dergisinin yaptığı ve gazetelere de dağıttığı “TSK yanlısı – TSK karşıtı gazeteciler” haberiyle başlayan ikinci Andıç vakası hayli ilginç bir şekilde gelişmeye devam ediyor. Daha ilk ortaya çıktığında inananlar, inanmayanlar, “TSK yanlısı olmaktan gurur duyarım” diyenler, çeşitli tartışmalar yapmıştı. Arkasından gelen “Darbe hazırlığı yapıldı” haberleriyle Nokta’nın bu haberlerle ne yapmaya çalıştığı da bir miktar kafa karıştırır hale geldi.
Haberin içeriğinden çok haber yapılma şeklini tartışmak, daha başından birilerinin aklına gelmişti, kısacası.
Hafta sonunda ortaya çıkan Andıç’ın ABD yolculuğu bu yorumları daha da alevlendirdi. Daha önce Andıç haberlerini kabul etmek ya da etmemek yönünde bir açıklama yapmayan Genelkurmay, 5 gazetenin temsilcisini çağırarak bu belgenin ABD’ye kaçırılıp bir yolculuğun ardından ortaya çıktığını açıkladı.
Gelişmeleri Amerika’ya bağlayanları “komplocu” olmakla suçlamayı pek seven bu gazeteler de, birilerinin orduyu hedef aldığını iddia etmeye başladı. Vatan’ın “Yine aynı adres” manşetinde bu “komployu” çok güzel özetlemişti: “Genelkurmay’dan çalınan basın andıcının, askerleri hedef alan daha önceki yayınlar gibi ABD’nin Utah eyaleti üzerinden Türkiye’ye servis edildiği belirlendi”. Tabii haberde “Genelkurmaya yakın kaynaklar”ın Gülen cemaatinin Utah’ta etkin olmasına dikkat çekmesi, manzarayı tamamlıyor. Hemen hemen bütün haberler, üstü kapalı ya da açık aynı ayrıntılara dikkat çekti. Tabii yorumlarda Cumhurbaşkanlığı seçimi öncesi yapılan kimi hesapların devrede olabileceğine de değinilmeden geçilmiyor.
Konu, oldukça karmaşık ve bütün ayrıntılarıyla açığa çıkarılması elbette hepimizin yararınadır. Ama andıçı tartışmaya yanaşmayan gazetelerin “Utah bağlantısı”nı tartışmaya bu kadar hevesli olmaları pek düşündürücü. Tabii Genelkurmay’ın birincisini istemeyip ikincisini desteklediği düşünülünce…
Çağdaş Günerbüyük
www.evrensel.net