DÖNÜŞÜM

DÖNÜŞÜM

  • 10 adet Tornado tipi savaş uçağı dün Almanya’dan Sardinya Adası’na havalandılar.


    10 adet Tornado tipi savaş uçağı dün Almanya’dan Sardinya Adası’na havalandılar. Burada, diğer NATO üyesi ülkelerin savaş uçaklarıyla birkaç gün manevra yapacaklar. Ardından Birleşik Arap Emirlikleri’ne uçacaklar. Uçaklar, son bakımları yapıldıktan sonra ise Afganistan’a havalanacaklar.
    Uçaklar, ABD/NATO’nun ricası üzerine Alman meclisi tarafından kararlaştırılıp gönderilen savaş uçakları. NATO “Keşif için Tornado uçaklarına ihtiyacımız var” demiş, Almanya da “Keşif içinse olur” diyerek 6-8 adet uçak gönderme kararı almış.
    Savunma Bakanı Franz-Josef Jung, pazartesi sabahı “Niye 10 uçak havalandı?” diye soranlara, “Yol çok uzun, uçaklar eski olduğu için dört tane de yedek gönderdik” diyordu. Tabii herkes buna inandı! Jung’un, “Uçaklar eski, maazallah birinin motoru bozulur, biri düşer falan, aman ele güne rezil olmayalım” diye düşünerek meclisin öngördüğünden dört uçak daha fazla göndermiş olmalı!
    ABD yüzünden Almanya’nın da giderek Afganistan ve Irak batağına daha fazla çekildiğini söyleyip Alman askerlerin geri çekilmesini talep edenlere Jung, “Ben buna tam savaş demem. NATO’nun terörizme karşı sürdürdüğü mücadelenin bir parçası olarak uçaklarımızı gönderiyoruz. Zaten uçaklarımız sıcak çatışmalara girmeyecekler, sadece keşif uçuşları yapacaklar” diye yanıt veriyor.
    Olabilir, buna savaş denmeyebilir! Ortadoğu’da yaşananlara saldırı, istila, işgal ve imha harekatı denilebilir, savaş denmesine gerek yok. Sonuçta yüzbinlerce insan katledildi, sakat bırakıldı, evsiz barksız kaldı... Siz buna ne derseniz deyin, nasıl tanımlarsanız tanımlayın; her gün başına bombalar yağan, evleri basılan-yakılanlar, askerlerin kurşunlarıyla can verenler, sizin tanımlamalarınızdan zaten bihaberler!
    Almanya 1991 yılından bu yana sürekli, bölge halklarına karşı ABD’nin yanında yer alıyor, onu yedekliyor. Parasıyla, lojistik olanaklarıyla ve uzun bir süredir askerleriyle bölge halklarına kan kusturulmasında pay sahibi. Henüz bugün ABD’den tam bağımsız olmasa da dış politikada daha çok kendi çıkarlarını gözeten bir çizgiyi hayata geçirmek için özel çaba sarf ediyor. Almanya, Balkanlar’ın uydu devletlere dönüştürülmesi, Afrika’nın değişik ülkelerine yönelik askeri müdahalelere liderlik etmesi, Kafkaslar’da Rusya ve ABD’den kurtulmak isteyen ülkelerle ilişkilerini ilerletmesi gibi daha sayılabilecek birçok önemli girişimlerini sürdürüyor.
    ***
    Yaklaşık 10 gün önce Berlin’de Alman Sanayicileri Birliği (BDI) tarafından Berlin’de “II. Hammadde Konferansı” düzenlendi. BDI Başkanı Jürgen R. Thumann, sermaye adına hükümetten beklentilerini şöyle dile getirdi: “Hükümet, stratejik hammadde politikası sürdürmeli. Bu politika, Almanya’nın çıkarlarını, Almanya’daki işletmelerin bugünkü ve gelecekteki hammadde gereksinimini gözetmeli. Bizim hammadde deyince aklımıza petrol ve doğalgazdan başka maddeler de geliyor; örneğin demir, bakır, nikel ve volfram gibi” dedi.
    Almanya, gereksinim duyduğu metal madenlerinin neredeyse yüzde 100’ünü ithal etmek zorunda. Hal böyle olunca hükümete çok iş düşüyor. Thumann, “Almanya hammadde bağımlısı bir ülkedir, bunu bilmek ve buna göre önlem almak gerekir” diyor ve ekliyor: “Almanya’nın ihtiyaç duyduğu hammaddelerin birçoğu piyasa ekonomisinin tam işlemediği ülkelerde bulunuyor. Bu açıdan hükümet, dış politikasını yeniden düzenlemeli ve bütün alanlarda bugüne kadar olduğundan farklı bir politika izlemeli.”
    Almanya Başbakanı Angela Merkel’in de bizzat katıldığı konferansa, hükümet hazırlıklı gelmişti. Ekonomi Araştırma Enstitüsü RWI’ye hazırlatılan “Hammadde Raporu”nu alarak konferansa gelen Merkel, “Rapordan çıkardığımız sonuçları sizinle birlikte hayata geçireceğiz. Hammadde sorununu sadece Ekonomi Bakanlığı’nın bir sorunu olmaktan çıkarıp değişik alanlara yayacağız” dedi. Merkel, “Dış politikamızı yeniden düzenleyerek hammadde politikasına stratejik ağırlık vereceğiz. Bundan böyle hammadde politikası, ekonomik kalkınma yardımı, çevre politikası ve genel ikili ilişkilerin bir parçası olacak” diye konuştu.
    Birkaç yıl önce değiştirilen “NATO Doktrini” kapsamında Almanya, ordusunun görevini yeniden belirlemişti. Buna göre “değişen siyesi dengeler ve ekonomik ortam” nedeniyle artık ordunun asıl görevi, ülke savunması değil. Çünkü yakın çeperde düşman kalmamıştı!
    Ordunun bundan böyle asıl görevi, “Almanya’nın ulusal çıkarlarını tehlikeye sokacak bütün tehdit unsurlarına karşı mücadele” etmek. Buna, “enerji yollarının açık ve güvenlik içinde tutulması” dahil olduğu gibi “batı değerlerine karşı gelişen tehditlere karşı mücadelede yer almak” da dahil ediliyor.
    Ordu bu görevi yerine getiriyor: Bugün Almanya’nın, dünyanın değişik bölgelerinde 15 bine yakın askeri bulunuyor. Bunları yedekleyen, lojistik destek sunanlar dahil edildiğinde 60 binden fazla asker “savaş hali” içinde.
    Savunma bakanı buna “savaş” desin veya demesin, bu o kadar önemli değil. Görülmesi gereken ordunun, sermayenin çıkarları için dünyanın dört bir yanına dağılmış olduğu ve son dönem ülke içinde kayda değer bir karşı koyuş olmamasıdır. Geleneksel olarak yapılan “Paskalya Barış Yürüyüşleri”nde bu değişecek mi, hep birlikte göreceğiz.
    Serdar Derventli
    www.evrensel.net