NOT

  • Cumhurbaşkanlığı seçimi yaklaştıkça, önceden tahmin edilen düzeyde olmayan ‘tansiyon’ yükseltilmeye çalışılıyor.


    Cumhurbaşkanlığı seçimi yaklaştıkça, önceden tahmin edilen düzeyde olmayan ‘tansiyon’ yükseltilmeye çalışılıyor. Laikçi-militarist cephenin 14 Nisan’da yapacağı Ankara gösterisi ‘yüksek tansiyon’ ihtiyacına yönelik olacak. Bir çok hesap içiçe girmiş durumda. “Tayyip olamaz” çıkışlarının, CHP ve belli kesimler için, aslında tam tersi bir sonucu, onun Cumhurbaşkanı olması arzusunu barındırdığı artık güçlü bir olasılık. Yani ‘olamaz’ denilerek olmasına dair kışkırtıcılık yapılmakta...
    Cumhurbaşkanlığı seçiminin, halk iradesinin ülke yönetimine ve siyasetine yansıması yani halkın demokratik katılımı açısından kayda değer bir anlamının olup olmadığı sorusu ise ortada. Hep atlanan bu soruyu bir kenara not ederek mevcut tartışma eksenlerine bakalım.
    Önce hükümet tarafının “Meclis halk iradesinin tecellisidir, Meclis’in seçimi demokratiktir, tartışılamaz” şeklindeki başlıca argümanı, hiç de tartışılmaz değildir. Bir kere ‘burjuva eşitlik’ açısından bile, bu meclis, seçmen oylarının ancak yarısının yansımasıyla şekillenmiştir. Yani Meclis’in seçmesi halk iradesinin tecellisi anlamına gelmiyor. Ama en azından seçim barajından bu yana süren ve yeni olmayan bu durumu şimdi “hatırlayarak” militarist merkezli müdahalelere gerekçe yapanların sahtekarlıkları ise hiç kabul edilemezdir. Anti demokratik seçim barajını savunanların bu konuda ağızlarını açmamaları gerekir.
    Yine bu sözüm ona ‘ulusalcı’, gerçekte sosyal şoven çevrelerin temel söylemi ise sorunun bir ‘rejim sorunu’ olduğu yönündedir! Gerçekten öyle midir? Erdoğan ya da türbanlı eşi olan bir başka AKP’linin cumhurbaşkanı olması, ‘rejimin niteliğini’ değiştirecek midir? Sermaye egemenliğinin, kapitalist gelişmenin düzeyi ve o çok sözü edilen ‘irtica’ öcüsünün bizzat devletin güvenlik politikalarıyla bağı göz önüne alındığında, bu tez, oldukça ‘hafif’, komik ve tartışmaya değmezdir. “Rejim değişikliği” dedikleri, halkın iktidar ilişkileri denklemindeki pozisyonu atlanarak, yapay bir laiklik-irtica gürültüsüne bağlanabilir mi? Hem hangi rejimmiş bu, değişecek olan? Halkına yoksulluk ve şiddet dışında hiç bir şey vaat etmeyen rejim mi? ABD, İsrail ve büyük patronlar hariç, ‘diyaloğ’u lügatından tamamen silmiş rejim mi? Öncesi bir yana, 12 Eylülcü yapılanmasıyla, açık ve derin kontrgerillasıyla gerektiğinde hazır ve nazır olan ‘milli güvenlik’ rejimi mi? Gazetelerini yasaklayarak, partilerini kuşatarak, belediye başkanlarını soruşturup tutuklatarak Kürtlerin “eşit yurttaşlığını”(!) tescil eden, pek demokratik rejim mi?.. Derdimiz, saydığımız meziyetlere sahip rejimin, bulunduğu bu “çok ileri” noktadan geri düşmemesi olmalı, öyle mi? O kadar saf mıyız ki; cumhurbaşkanının hiç de “irticacı” olmadığı mevcut rejimin niteliğini, verdiğimiz bu örneklerden değil de, “hilafet, şeriat” öcüsünün gölgesinde arayalım!...
    Peki, bu cepheden olup da Kenan Evren gibi bir cuntacının cumhurbaşkanlığını bile sindirmişlerin Erdoğan’a itirazlarına ne demeli? Ya, Tayyip’in Amerikancılığından hareketle, onun Cumhurbaşkanlığına karşı çıkmayı anti emperyalistliklerinin ispatı sayanlara... ‘Solcuyuz’ der, ‘ulusalcıyız’ diye ajitasyon çekerler. Bunlara göre, hükümet ABD’ci, asker ise zinhar ABD’ye karşıdır! Bu kadar basit işte; en az 50 yıllık ekonomik, siyasi ve de askeri bağımlılık ve işbirlikçilik getirilip sadece AKP’nin boynuna asılıyor. Tayyip ABD’ci ya, o halledilirse Amerikan işbirlikçiliğinden de kurtarmış olacağız ‘ulusal devletimizi’!
    Melih Aşık da bunlardan biri. Hem o bir yandan 12 Eylül eleştirileri yaparken diğer yandan da ordunun ABD karşıtı olduğu ön kabulünü her vesileyle savunmakta: “...Türkiye’yi yönetenler ABD izin vermediği için ülkeyi bir avuç PKK militanı karşısında çaresiz bırakıyor. Başbakan PKK konusunda Talabani’den ricacı oluyor...Siyasi iktidar ABD ne derse onu yaparken... Askerler halkın ordusu gibi davranıyor. Genelkurmay, Kıbrıs, PKK, Kuzey Irak, AB gibi konularda Türk halkının içinden geçenleri seslendiriyor... Mütareke aydını ise her zaman olduğu gibi yine emperyalizmin maşası...” (4 Nisan-Milliyet)
    Neresinden tutmalı bu sözleri. Vaziyet; Genelkurmayın “Türk halkının içinden geçenleri seslendirmesi” midir, Türk halkının sesini kendi statükosuna göre ayarlamak, şekillendirmek çabası mıdır, gibi bir sorunun, “ABD karşıtı halkın ordusu” ön kabullü Aşık için bir şey ifade etmeyeceği açıktır. Ama yine de bir tutarlılık arıyor insan. Şöyle ki; aynı tarihli köşedeki bir başka yazısında, “TBMM Onur Ödülü” verilen, cuntacı YÖK’ün ünlü şefi Doğramacı’ya dokunmuş. Askeri yönetimin, YÖK’ün ve de Doğramacı’nın marifetlerini sıralayan ve “(Doğramacı) üniversiteleri askeri kışlaya çeviren ve aradan geçen 25 yıla rağmen hala değiştiremediğimiz dışı sivil, içi asker anlayışlı YÖK düzeninin kurucusudur...” denilen Üniversite Öğretim Üyeleri Derneği’nin bildirisindeki eleştirileri aktaran Melih Aşık şöyle bağlamış: “Görüldüğü gibi...Mazisi, İhsan Doğramacı’nın yakasını bırakmamaktadır...”
    Çok haklı tabii ki... Ama dedik ya, tutarlılık arıyor insan; 12 Eylülcü mazisi Doğramacı’nın yakasını bırakmıyor da, Aşık gibilerinin bugün aşkla bağlandıkları “halkın ordusu”, nasıl oluyor da Amerikancılığı tescilli 12 Eylül darbesini bir anda kendi mazisinden silebiliyor! Hem ortada ordunun,12 Mart ve 12 Eylül’ü mazisinden silme eğiliminin kırıntısının bile olmadığı da biliniyor, görülüyor. Böyleyken, halkı silindir gibi ezen darbelerin kurumsal kurmayı ve halen savunucusu, nasıl “halktan” oluveriyor? Ve en az 50 yıllık NATO’culuk, hiç mi atfedilen Amerikan karşıtlığının encamına ölçü sayılamaz!
    Melih Aşık daha önceki bir yazısında da, “TSK Kenan Evren dönemini onaylamadığını açıklayamaz mı? Yoksa o mirası taşıyacak mı?” sorusunu sormuştu. Ne oldu? Yanıt alabildi mi? Bu soru ve yanıtsızlığının anlatacağı şeyler olmalı herkese. Gerçekler atlanarak, cumhurbaşkanlığı seçiminde olduğu gibi, darbecilik ve sosyal şovenizmi “anti Amerikancılık”, “ulusalcılık” şeklinde pazarlamaya çalışanlar, gün gelecek, birilerince fena işletildiklerini anlayabilecekler mi acaba?
    Vedat İlbeyoğlu
    www.evrensel.net