toplumumuzdaki namus algısı

Namus kavramı sözlükte ahlak, şeref, haysiyet kurallarına sıkı sıkıya bağlılık biçiminde tanımlanır. Daha geniş anlamda; kişilerin dürüst çalışması, insan ilişkilerinde dürüst olması, yalan söylememesi, insani değerlere saygı göstermesi, hırsızlık yapmaması gibi genel ilkelerle açıklanır.


Namus kavramı sözlükte ahlak, şeref, haysiyet kurallarına sıkı sıkıya bağlılık biçiminde tanımlanır.
Daha geniş anlamda; kişilerin dürüst çalışması, insan ilişkilerinde dürüst olması, yalan söylememesi, insani değerlere saygı göstermesi, hırsızlık yapmaması gibi genel ilkelerle açıklanır.
Bu bağlamda kadın ve aile de eşlerin birbirine sadakati, çocuklarına bağlılığı olarak ele alınır.
Ancak hemen her toplumda kadının, çocukluktan itibaren başta babası ve erkek kardeşleri olmak üzere kendi ailesinin, evlendikten sonra ise eşiyle eşinin ailesinin denetimi altında tutulduğunu biliyoruz.
Erkek, yalnızca yakını olan kadınların -anne, kız kardeş, eş, kız evlat, gelin vb.- değil deyim yerindeyse mahallenin namusuna da göz kulak olmak zorundadır.
Bizde de kadın cinselliği odaklı bu namus anlayışı yaygındır.
Buna göre kadın; bekaretini korumalı, giyim kuşamı ve davranışları bir kadından beklendiği biçimde olmalı, görevlerini geleneklere uygun olarak yerine getirmelidir.
Kimi çevrelerde kadınlara okula gitme, bir işte çalışma konusunda da söz hakkı tanınmaz. Radyodan bir şarkı istemek, bir arkadaşıyla pastaneye gitmek “aile namusunu lekeleyen davranışlar” olarak görülür.
Beterin beteri; kadın, değişim aracı (berdel) olarak başka bir aileye verilebilir ya da eşini başka kadınlarla (kuma) paylaşmak zorunda bırakılabilir.
Bu konudaki bir diğer yaygın anlayış da kadınlara uygulanan cinsel baskının İslamla ilişkilendirilmesidir. Oysa araştırmalar, bunun İslamdan daha eski olduğu, kadının bir “mal” olarak görülmesinden kaynaklandığı yönünde. Aslında sorunun kökenine inmek, nedenlerini ortaya koymak uzmanların işi; bizi ilgilendiren ise kadınların, kendilerine dayatılan kuralların dışına çıktıklarında cezalandırılmaları.
Aileleri tarafından reddedilme, bulunduğu yerden uzaklaştırma, zorla evlendirme, cezaların en hafifi.
Çevrenin baskısı, tepkiler; kimi kez asılsız iddialar, dedikodular, aileleri sert önlemler almak zorunda bırakıyor.
Namusla ilgili olaylarda çocukların yaptıklarından kendileri sorumlu tutulduğundan anneler de suçluluk duygusuna kapılıyor. Ve olayın sonu cinayete -kimi zaman mağdurun intiharına- varsa da kızından yana tavır alamıyor.
Peki olayların akışı nasıl değiştirilebilir?
Hep savunduğumuz gibi öncelikle, kamu kurumlarının olaylara müdahalesiyle.
Ya tehdit altındaki kadınların korunması?
Bu soruya ayrıntılı bir yanıt verecek durumda değiliz. Ama kadınların baş vurabilecekleri, profesyonel hizmet veren kurumlara olan ihtiyacı görmek için uzman olmak gerekmiyor.
Belediye başkanları, yerel yöneticiler, emniyet görevlileri olayları önlemekle, yasaları tam olarak uygulamakla yükümlü değiller mi?Tıpkı sigara bırakma kampanyaları gibi broşür, afiş, radyo ve televizyon programları vb. etkinlikler yapılamaz mı?
Kadınların küçük yaştan itibaren, olayların önlenmesinde kendilerinin de etkin bir rol oynayabileceğine inanmaları için özgüven geliştirme, kendini savunmaya yönelik bilinçlendirme programları düzenlenemez mi?
İnsan hakları, yasal haklar, kadın hakları öğretilemez mi?
Namus algısı...
Alınacak önlemler, çok sayıda kadının bilinçlenerek suskunluğunu sona erdirip cinsel şiddete karşı tepki göstermesine yardımcı olacaktır.
Toplumumuzda namus algısı yaş, çevre, eğitim düzeyi, din ve mezhep, etnisite vb. etkenlere göre değişiklik gösteriyor. Ancak yasalar bile ataerkilliğe hizmet ediyorsa -ki bu yüzden değişiklikler yapılıyor- işimiz zor demektir.
Kuşkusuz olayların önlenmesinde, zihniyet değişikliği yasaların değiştirilmesinden daha önemlidir.
Araştırmalara göre kente göçte erkekler, kent kültürüyle karşılaşmanın çelişkilerini kadınlara göre daha yoğun yaşıyorlar. Erkek; kimliğini, benliğini yitirme korkusu duyuyor. Doğup büyüdüğü yerdeki otoritesini tehdit altında hissettiğinden özgüven tazelemek için kadına yükleniyor. Şiddeti artıran etmenlerden biri de bu.
Küreselleşmenin getirdiği eşitsizliğin; cinsel şiddeti gelir, sınıf ve kültür farkı gözetmeden tüm dünyada tırmandırdığını da unutmayalım.
Özetle; kadınlara yönelik ‘ayrımcılık’, cinsel şiddeti pekiştiren en önemli etken. Birincisi ortadan kaldırılmadan diğerini bütünüyle önlemek olanaksız görünüyor.
Tülin Tankut
www.evrensel.net