Kadınların düşleri

Kadınların dünyası, duyguları, düşleri günümüz medyasının çok satan kitaplarının konusu. Ancak bu kitaplarda olay neredeyse yalnızca cinsellik açısından işleniyor.


Kadınların dünyası, duyguları, düşleri günümüz medyasının çok satan kitaplarının konusu. Ancak bu kitaplarda olay neredeyse yalnızca cinsellik açısından işleniyor. Kadın kimliği yalnızca dişiliğe indirgeniyor. Oysa elbette gerçek bu değil. Kadınların dünyadaki ekonomik durumu, üretimdeki payı ve bunun karşılığında elde ettiği ücret, otoriteye, yönetime katılabilme hakkı, hukuk karşısındaki durumu gibi pek çok madde sıralanabilir. Yurdumuzda, kadınlarımızın dünyadaki pek çok ülkeden önce haklarını aldıkları öyle çok söylenmiştir ki, bu hakların ya da eşitliğin kağıt üstünde kalıp kalmadığını sormak çoğu okumuş yazmışın aklına bile gelmez.
1974’te dünyanın feminizm dalgalarıyla sarsıldığı sırada, dilimize çevrilen bir kitabın, belki de erkek egemenliğini tartışmaya açtığını düşünüyorum. Maria Fagyas’ın yazdığı bir romandı bu adı Widow Makers’dı Türkçeye Dul Tezgahı diye çevirmişti Hale Kuntay. Galiba E Yayınları basmıştı. İkinci Dünya Savaşı sonrası bir köyde askerden dönen erkeklerin birer birer ölmesiyle ilgili bir kurmaca. Savaş boyunca kendi kendilerinin efendisi olmaya alışmış kadınların, savaş dönüşü buyurmaktan başka bir şey yapmayan kocalarından kurtulma yolu arayışlarının öyküsü. Galiba “dünyaya koca hatta ebedi koca olmak için gelmiş” sözlerinin nitelendiği bu hazır yiyip emir vericilerin ortadan kaldırılmasını (böylece kadınların dul olarak özgürlüğe kavuşmalarını) köydeki yaşlı kadın “tezgahlıyordu”. Kitaptan bir eleştirmenimiz, Rauf Mutluay gocunmuş, “Doğru Sözlü Kadınlar” diye bir de yazı yazmıştı. Kadının üretici olduğu ama yaşamda karar için düşüncesinin sorulmadığı bir düzenin kara mizah bir anlatımıydı bence roman. Düzen değiştirilemeyince egemenlerle değişik bir mücadele yürütülüyordu. Bizim topraklarımıza göre Batı’da bir ülkenin kırsal bölge kadınlarını anlatıyordu ama koşullar hep aynıydı. Kadınların baş kaldırısı hariç...
Bugünlerde kadınların düşlerini daha doğrusu Asya’daki / Doğu’daki kadınların düşlerini 1920’lerde yazılmış iki romandan okuma şansımız var. Romanların yazarı Bengaldeşli Begum Rokeya Sakhawat Hossain. Billur C. Yılmazyiğit tarafından çevrilen romanlar (Sultana’nın Rüyası, Padmarag) tek ciltte toplanmış ve Güldünya’ya adanmış. Yayıncı Versus Kitap.
Begum Rokeya Sakhawat Hossain 1880 doğumlu. Kadınların okutulmadığı bir dönemde doğmuş. Ağabeyi İbrahim ona gizlice hem Bengalce hem de İngilizce öğretmiş ve yazmaya isteklendirmiş. Kızkardeşinin kocasının açık fikirli ve eğitime önem veren bir kişi olmasını isteyen İbrahim onu 16 yaşındayken kendinden epey yaşlı ama aydın bir erkekle evlendirir. Syed Sakhawat Hossain, Rokeya’yı hem yazmaya heveslendirecek, hem de önemli bir miras bırakacaktır. Rokeya bu para ile Müslüman kızların öğrenim görebilecekleri bir okul açar.
Rokeya öykülerinin ilkinde erkeklerin hareme kapatıldığı, kadınların yönettiği bir dünyayı anlatıyor. Güneş ve rüzgar enerjisinin kullanıldığı bir bolluk ve barış ülkesi: Sultana’nın Rüyası. Padmarag ise bir kadın için yaşamındaki tek seçeneğin evlilik olmadığını anlatan bir aşk öyküsü. Bu öykü “terk edilmiş, ihmal edilmiş, yardıma muhtaç, fakir, baskı altındaki bütün kadınlar” için bir sığınağın, Tarini Bhavan Kalesi’nin de öyküsü. Toplumu değiştirmek bir düzen değişikliğiyle ve uzun bir sürede gerçekleşebiliyor. Kadınlar bu yüzden sığınaklar düşlemişler hep. Bunu masallarla ütopyalarla aktarmışlar.
Yasemin Temizarabacı Yıldırmaz’ın yazdığı önsöz hem Hindistan kıtasındaki kadınların yaşadığı ayrımcılığı hem de bu dünya içinde Begum Rokeya Sakhawat Hossain’ın yerini anlatıyor. Bu önsöz olmasa öykünün doğduğu dünya eksik kalırdı. “Töre”ristlerin katlettiği Güldünya’ya yazılan mektup ise bizim bu dünya ile akrabalığımızı aydınlatıyor.
Bildiğimizi sandığımız dünyayı yeniden öğrenmek ve koşullarımızı sorgulamak için okunması gerekli bir kitap.
Sennur Sezer
www.evrensel.net