SOL AÇIK

  • Çok klasikleşmiş senaryodur; şöhretin zirvesinde olan kadın ya da erkek kendisini birdenbire sefaletin koynunda buluverir.


    Çok klasikleşmiş senaryodur; şöhretin zirvesinde olan kadın ya da erkek kendisini birdenbire sefaletin koynunda buluverir. Bir zamanlar onu el üstünde tutanlardan, peşinden koşturanlardan artık eser yoktur. Buna geçinmek denirse, kıt kanaat geçinmektedir. Söz konusu kişi eğer bir şarkıcı ise ilk kez sahneye çıktığı gazinonun bir köşesinde yatıp kalkmakta, çiçek satarak, tuvalet temizleyerek, bahşiş toplayarak üç beş kuruş kazanmaktadır. Senaryoların bundan sonrası senaristin ve yönetmenin insafına kalmıştır. Ya çok zengin olan ancak gerçek aşkı hiçbir zaman bulamayan eski sevgili birdenbire çıkıp gelir ve her şey yoluna girer ya da başrolde yine eski sevgili olmak üzere iki âşık bir süre birlikte “süründükten” sonra intihar ederler.
    Sıkça izlediğimiz, izlerken gözlerimizin buğulandığı bu filmlerde eksik olan bir şeyler vardır. Kuşkusuz bu eksikliklerin sorumlusu, bu filmlere emek harcayanlardan değil, uzunca süre bu filmlere emek harcayanları “harcayan” bir yapılanmadan kaynaklıdır. Bizim gibi ülkelerde adına sosyal güvenlik denilen sistem insanlara güvenden çok güvensizlik verdiği için böylesi bir mekanizmanın varlığını hiçbir mekânda ve zaman diliminde hissedemezsiniz. Kısacası sanatçılar, yazarlar ve sporcular gibi, teknik ifadesi ile, “rant benzeri” kazançlar elde eden insanların doğru düzgün güvenceleri olmadığı için onları anlatan filmlerin hiçbirinde, artık “iş yapamaz” hale geldikleri zaman kendilerini sosyal açıdan koruyan bir kurumdan falan söz edilmez. Başka bir söylemle “zengin oğlan, fakir kız” filmlerinin bir tekinde bile yoksul ve yoksunlaşmış olana güvence veren bir kurum ya da kuruluşun adı zikredilmemiştir. Çünkü hiçbir zaman öyle bir kuruluş olmamıştır. Doğal olarak bu sorun filmlerde değil gerçekte de böyledir. Ha deyince herkeste bulunmayan yeteneklere sahip olanların hali kelimenin tam anlamı ile içler acısıdır. Yaşamın akışı gereği bu yeteneklerini yaşantılarının sadece belirli bir bölümünde sergileyebilecek olanlar için “sonrası” kâbus gibidir. Darbelerde, seçim öncesi süreçlerde, hak arama mücadelelerinde, daha fazla özgürlük isteyen gösterilerde varlığını hissettirmeyi çok seven “devlet”, mesele bu yeteneklerin güvenceleri olunca ortalıkta pek görünmez. Hani bu insanlara verilirse, o da en az bir otuz seneyi bulur, bir şilt, plaketle falan o sırada “yetkili” olanlar kimlerse yasak savma kabilinden ortaya çıkarlar. Bundan ötesi de yoktur.
    Onu en çok kıvır kıvır saçları ile hatırlarız. Futbolla biraz ilgilenmiş ve yaşı şimdilerde otuz yaş ve üstü olan herkes tanır onu; Fenerbahçeli Erol Togay. Düşkün mü? Asla. Yaşantısını sürdüremeyecek durumda mı? Hayır, o “zor pozisyonların” adamıydı hep. Ama o ve onun şahsında olanlar açısından eksik olan bir şeyler var. Reklâm anlaşmalarının, sponsorluk gelirlerinin, televizyon yayın haklarının, ürünleştirme gelirlerinin çok büyük meblağlara ulaştığı günümüzde neden Erol Togay gibi insanların sosyal güvenceleri için bir fon yoktur? Ve neden bu kadar zamandır böylesi bir fonu oluşturmak için kamu adına hiçbir girişimde bulunulmamıştır. Bir dönem Erol Togay gibi futbolcuların isimlerini kullanarak yönetim kademesinin basamaklarını hızla tırmanan yöneticilerin, gazetecilerin ve ilgili herkesin, her şey bir tarafa, vefa borcu var. Bugün bir futbol ligi varsa bu ligi çamur tarlalarında “debelenerek” yaşatmaya çalışan bu insanların alın terleri bu hale getirdi. Sadece futbolcular mı? Potanın ne olduğunun bile doğru düzgün bilinmediği zamanlarda basketbolcu olan Mehmet Döğüşken’ler, belki de sadece öldükleri vakit anımsanan voleybolcu Paidar’lar ve daha niceleri sayesinde “spor” diye bir şey var. Şimdilerin epey bir “şımarık” sporcularını gördükçe onların değerleri daha da bir artıyor.
    O vakit Erol Togay bunun için bir başlangıç olsun. Bu insanlar aramızda sadece kıyıda köşede kalmış birer ücra “sokak adı” olarak dolaşmasınlar.
    Tarihe düşülen not: Sevgili Sevda, seni yitireli tam bir yıl oldu. Biliyorsun, 1988’den bu yana her yıl tam bu tarihte aradım seni. 1988’in 14 Nisanı’nda yaptığımız bir eylemden sonra gözaltına alınmış, sonra da bir süre cezaevinde kalmıştın. Ne tuhaftır ki; 13 Nisan’da aramızdan ayrılan bedenini ayın tam 14’ünde toprağa verdik. Onca yıldan sonra ilk defa bu sene sesini duyamadan, karşılıklı gülüşemeden geçip gidecek bugün. Çok ama çok özledik seni; Gazi Üniversitesi’nin kızıl saçlı bacısı.
    Cem Doğan
    www.evrensel.net