Fotoğraf: Evrensel

SÖZ OLA, TORBA DOLA

  • “Düştüm mapus damlarına öğüt veren bol olur, toplasam o öğütleri burdan köye yol olur” der bir türkü.


    “Düştüm mapus damlarına öğüt veren bol olur, toplasam o öğütleri burdan köye yol olur” der bir türkü. Hani teker kırılınca yol gösteren çok olur derler ya, bu da öyle bir şey olsa gerek. Mapusa düşen düştüğüne mi yansın, onca öğütle örülen dört duvarın arasında kaldığına mı yakılsın. Bir garip durum yani.
    Aslında ülkemizde oldukça sık görülür, artık olağanlaşan böylesi ve benzeri garip durumlar. Yani teker kırıldıktan sonra yol gösterenler. Günümüzün kanlı canlı, etli butlu insanları, bu dünyadan elini eteğini erkenden çekmiş, kansız cansız yatmakta olan büyüklerini bile rahat bırakmıyorlar ve kendilerini kurtarması, çıkmazdan çıkarması, hiç değilse yol göstermesi için öğüt vermeye gidiyorlar toplu bir yürüyüşle. Üstelik başları her sıkıştığında da yapıyorlar bunu. Oysa onun zamanında verdiği öğütleri, derleyip toparlayıp kitap yapıp saklayacaklarına tutsalardı, iki durup bir yürümek zorunda kalmayacaklardı. O rahat bu rahat, yaşayıp giderlerdi. Tamam, toplasan o öğütleri burdan köye yol ya da cilt cilt kitap olur da öğüdü tutmak, kitap tutmak gibi bir şey değil ki...
    “Yumurta kapıya gelince....” demiş ya büyük büyük büyüklerimiz. İşte ancak o zaman eyleme geçiliyor, o da genellikle yürümek oluyor. Bu günlerde de daha sık görülüyor aynısının tıpkısı eylemler. Yatılıyor, yatılıyor, yine yatılıyor; uzun süre yatılıyor, yumurta kapıya gelince de kalkmaya kalkışılıyor. Bundan yirmi yedi yıl önce yapılan ayaklanmanın başkomutanı, birtakım şeyleri rabıta ile rabıtalandırdığında yatıldı örneğin. Baş imam gibi kürsülerden Kuran okuduğunda da... Türbana bürünme başladığında da... Yayılırken de... Üniversite kapısına dayandığında da... Bu yüzden Avrupa mahkemelerine düştüğümüzde de... Bu eylemi yapan millete vekil, devlete bakan, bakanlara baş yapıldığında da iki seksen, bir doksan uzanıldı. Üniversiteye girmediği söylenen türban Meclis’e girdi, yine yatıldı. Çankaya yoluna düşünce yumurta kapıya gelmiş oldu, “eee...kalkalım artık” denilerek kalkmaya kalkıldı. Kalktılar ya neye karşı oldukları da tam belli değil. Türbanlı birisine mi, onu savunan düşünceye mi? Bir garip durum anlayacağınız.
    İnsanlarımızın kalkmaya kalktığı sırada, Tanrı baba da oturur dururmuş öyle. Yardımcılarından biri gelmiş yanına. “Amerika başkan adaylarından bayan Clinton önde gidiyormuş. Seçilmesi güçlü bir olasılıkmış. O olursa Irak....” ve başka şeyler diyecekken Tanrı sözünü kesmiş; “Tamam, tamam” demiş ve oturmasını sürdürmüş. Bir süre sonra başka birisi gelmiş koşa koşa. “Fransa cumhurbaşkanı adayları arasında hem de sosyalist olan bir kadın varmış. Üstelik de....” demiş, başka şey diyememiş. “Olsun” diyerek sözünü kesmiş Tanrı. Bir süre sonra biri daha gelmiş paldır küldür. “Türkiye Cumhurbaşkanı adaylarını belirleyemedi. Türbanlı kadın mı aranıyor, bir aday mı aranıyor muş ne. Metin Uca aday olmuş. İşler karı...” “Tamam” demiş Tanrı ve hiç düşünmeden kalkmaya yeltenmiş. “Bu Türkler ben olmadan bir şey yapamazlar. Kalkayım artık” demiş ve kalkmış. Artık ne yapacaksa....
    Bu arada bizimkiler yürümeye başlamışlar bile. Bütün bu işleri başımıza saran, “yollar yürümekle aşınmaz”, “meseleler sokakta halledilmez” sözleriyle bir ipucu vermiş olmasına karşın, ipin ucu ellerde baltalar bellerde yüründü yine de. Yürünecek de. Kuşkusuz bir gün yolların yürümekle aşınıp aşınmadığı öğrenilecek. Yürünecek, gidilecek, içler dökülecek, öfkeler kusulacak ve gönül hoşluğu, kafa boşluğu içinde televizyonun karşısında ülke sorunları izlenirken ‘bay kal’ olunacak.
    Ve oturulurken öyle hoşluk içinde, Tanrı’nın adını dillerinden düşürmeyenler, her şeyi tanrının yaptığına inanırlar ya da öyle görünürken, kendileri yaparlar her bir şeyi ve ağır ağır çıkarlar basamakları. Gül gibi adamın karısı sokulmazsa üniversiteye başbakan yapılır, üniversiteye giremeyen kadın da tüm kamusal alanlarda kurumsal olarak yerini alır. Diğerleri ise o güvendikleri insana bırakırlar işlerini, kendileri bir şey yapmadan.
    Tanrı baba bir sabah uyanınca biz insanları düşünüyormuş ve Bush çıkıvermiş karşısına. Birbirine yakın gözleriyle, yaradana yan bakmamaya çalışarak sormuş: “”Amerika ne zaman tüm dünyaya egemen olacak?” “Yüz sene sonra” demiş Tanrı baba, en babacan haliyle. Bush hesaplamaya çalışmış, becerememiş; yardımcılarından yardım istemiş. Çıkan sonucu görünce “ Ben o günleri göremeyeceğim, ben o günleri göremeyeceğim” diyerek tepinmeye başlamış. Bizim devlet büyüklerinden biri çıkmış Tanrı katına; “Türkiye demokrasiye ne zaman geçecek, AB’ye ne zaman girecek, türban sorunu ne zaman, nasıl çözülecek” diye sormuş durmuş. Tanrı fırlamış yerinden “Ben o günleri göremeyeceğim, ben o günleri göremeyeceğim” diyerek başlamış dövünmeye.
    Biz hiç göremeyeceğiz. Daha önce gördüklerimizi de üstelik... Zülfü Livaneli, Müslüman ülkelerin önemli kadınlarının resimlerini koymuştu köşesine. Çağdaş giyim kuşamları ile onlar mı Müslüman, biz mi daha Müslüman diye düşünürken Mevhibe İnönü, Emel Korutürk geldi gözümün önüne. Sonra Semra Sezer, Berna Yılmaz, Rahşan Ecevit...
    Spor sayfasında bunun ne işi var demeyin. Bunlar bir yürüyüşün düşündürdükleri. Yürüyüş de bir spor ya...
    Güneş ufuktan belki doğar, yürüyelim arkadaşlar.
    Üstün Yıldırım
    www.evrensel.net