MERCEK

MERCEK

  • Barzani’nin, 26 Şubat 2007 tarihli El Arabiya Televizyonu’na yaptığı açıklamaların, Türk politik-askeri üst yönetimiyle kendilerini yönetim aygıtının kuvvetlerinden biri sayan sermaye medyasının “kükremesi”ne yol açmasını, “ülkenin güvenliği ve içişlerine kimseyi karıştırmama” tutumuyla mı ilişkilendirmeliyiz?


    Barzani’nin, 26 Şubat 2007 tarihli El Arabiya Televizyonu’na yaptığı açıklamaların, Türk politik-askeri üst yönetimiyle kendilerini yönetim aygıtının kuvvetlerinden biri sayan sermaye medyasının “kükremesi”ne yol açmasını, “ülkenin güvenliği ve içişlerine kimseyi karıştırmama” tutumuyla mı ilişkilendirmeliyiz? Açıklamadan bir buçuk ay sonra koparılan büyük gürültüyü, böylesi “bağımsızlıkçı bir tutum”la izah etmek mümkün değildir! Değildir; çünkü, ülkeyi “yolgeçen hanı”na (!) çeviren işbirlikçi politikaları bir yana bıraksak bile ABD’ye, Türkiye’nin komşularına karşı sürdürdüğü saldırı ve işgalleri kolaylıkla yürütmesi için topraklarını, hava ve deniz limanlarını açan bir yönetimin “bağımsızlıkçı olduğu” ve “Biz de Diyarbakır’a karışırız” diyen bir komşu ülke politikacısına bu duygularla karşı çıktığı, asla inandırıcı olamaz. Öyleyse Türkiye’yi, emperyalist mali-askeri ve diğer tüm bağımlılık ilişkileri içine, giderek daha fazla sürükleyenlerin bu son “esip gürlemeleri”nde başka bir neden aranmalıdır! Bu neden, bırakalım politikayla daha yakından ilişkili kesimleri, “kendi halindeki insanlar” için de aslında oldukça açıktır ve Türkiye egemenlerinin Kürt politikası, bunun anahtarını vermektedir. Barzani’nin açıklamalarına karşı gösterilen aşağılayıcı ve saldırgan tepkiler de bunun “anahtarını verir” özelliktedir. O açıklama ve karşı açıklamaların özeti, Türk burjuva politikasının kendi ülkesinin bağımsızlığına titizlenen ve başka ülkelerin de içişlerine karışılmamasını içeren bir politika olmadığını; aksine, dolaysız olarak da ifade edildiği üzere, bölgesel emellerle bağlantılı bir Kürt politikası çerçevesinde Irak Kürdistanı Kürtlerinin tehdit edildiğini ortaya koymaktadır. Son “basın toplantısı”nda, “Kuzey Irak’a bir askeri operasyon fayda sağlar mı, sağlar ama bunun için siyasi karar gerekir” diyen generaller karargahının birinci elden sorumlusu da bunu çok açık olarak ifade etmiştir. Buna rağmen, sanki Irak Kürt yöneticileri, durup dururken Türkiye’nin içişlerine karışma kararı alıp açıklamışlar gibi bir görüntü yaratılarak Kürt karşıtı şoven dalga körüklenmek, bunun üzerinden de antidemokratik politik sistem takviye edilerek halkın kırıntı halinde de olsa kullanmakta olduğu hakların tümüyle gaspı gerçekleştirilmek isteniyor.
    Bu en üst düzeydeki ‘esip gürleme’ler, Türkiye’nin “ön günü”nde bulunduğu Cumhurbaşkanlığı seçimiyle genel seçimlerin, aynı kesimler tarafından beklenen doğrultuda sonuçlanması isteği ve politikasıyla da ilişkilidir. İşbirlikçi burjuvazinin kendi içindeki güç ve iktidar kavgası ve uluslararası sermaye ile ilişkilerin hangi kesimler eliyle daha iyi yürütüleceği konusundaki çekişmeler, iç ve dış sorunların; özellikle de “hassas bir konu olan” Kürt sorununun istismarına ihtiyaçlarını artırmıştır. Üzerinden birbirleriyle de “hesaplaşacakları” en uygun konuların başında gelen Kürt sorununu, Kürtlerin politik parti ve örgütlerini susturmanın, demokratik hak mücadelesi yürüten aydınlarla kitle örgütleri ve öteki kesimleri tehditlerle ve polis-jandarma baskısıyla kuşatarak etkisiz kılmanın “aracı” olarak kullanmak istiyor, şovenist bir rüzgarla “en milliyetçi” parti ve güçlerin “taze kanla beslenmesi” için ortam yaratmaya çalışıyorlar. Şovenist hassasiyetlere vurgulardaki dozajın artırılması bundandır. 80 yılı aşkın süredir bir başka ülkenin toprak ve devlet sınırları içindeki Kerkük üzerine “hak iddiası”nı, Barzani ve Talabani’nin “ABD’nin kucağındaki aşiret reisleri”- “kursaklarında Türk ekmeği olan nankörler” olarak aşağılanmalarını ve Türkiye Kürtlerine karşı politik-askeri kuşatmanın yeni saldırılarla sürdürülmesini bir de bu yanıyla değerlendirmek gerekmektedir. Antidemokratik siyasal sistem, tam da seçimlerle bağlantılı “demokrasi” nutuklarının yoğunlaştırıldığı bir dönemde, baskının artırılması yönünde takviye edilmeye çalışılıyor. “Irak’tan beslenen PKK terörü”, “terörü destekleyen parti(ler)” söylemi; suçüstü yapılmış kontra çetelerine yönelik soruşturma ve açıklamaların “orduya yönelik saldırı” olarak gösterilmesi; yoğunlaştırılan polis operasyonlarıyla gazete-dergi yasaklamaları; tüm bunlar, “demokrasiden sapma”lar değil siyasal gericiliğin daha da yoğunlaştırılması girişimleridir.
    Bu durum, demokratik hak ve özgürlüklerin kazanılması, Kürtlerin haklarına sahip olmaları için politik-sosyal, hukuksal-kültürel vs. esaslı değişikliklerin olması, ülkenin gerçekten bağımsızlığını kazanması ve komşu halklarla karşılıklı içişlere karışmama ve dostluk temelinde ilişkilerin kurulması, söz, basın-yayın ve örgütlenme özgürlüğünün gerçekten var olması ve kullanılabilmesi, işçi ve emekçilerin çalışma ve yaşam koşullarının iyileştirilmesi, vs. için mücadelenin geliştirilmesini, birleştirilip yaygınlaştırılmasını gerektiriyor. Demokrasi isteyen güçlerin, sermaye güçleri arasındaki dalaşa yedeklenmeden ve onların ortak hedef ve amaçlarını görerek bu hedef ve amaçlara karşı kendi bağımsız tutumuyla güç ve eylem birliği gerçekleştirmelerine ihtiyaç artmıştır.
    A. Cihan Soylu
    www.evrensel.net